-
Gizli Hazinenin Kapısı: Küntü Kenz Sırrı ve Nur-u Muhammedî
EY TALİP! Ol Kur’an… Zamanın ve mekanın ötesinde iç içe geçmıs olarak her idrak seviyesine ayrı ayrı hitap edecek şekilde indirildi. Ve dahi Hakk Hitabının bir zahiri bir batını vardır. Keza ilim ve bilim menzilinde yol alana denildi ki; Andolsun ki biz sana tekrarlanan yediyi (Seb’an mine’l-Mesânî) ve yüce Kur’an’ı verdik.”
SIR-I SIR EYLE! HAKİKAT BAB-I ESRARINI, EHL-İ ŞERIAT KAPISINDA FAAŞ EYLEME
AŞK OLSUN SIRRA ERENLERE! AŞK OLSUN SIRRIN BEKÇİLERİNE!
EDEB ERKAN
Sukut-LİSAN
Mü’mine NİŞAN

Tasavvufun ve varoluşun en derin noktasında yankılanan bir ses vardır: “Ben bir gizli hazineydim…” Bu cümle, sadece bir yaratılış hikayesi değil; varlığın neden var olduğunun, sevginin ve nurun kaynağının bir beyanıdır. Tarih kitaplarının, özellikle de Tarih-i Caferi gibi kaynakların satır aralarında saklı kalan bu muazzam keşfi gelin birlikte inceleyelim.
“Varlığımızın delillerini onlara hem dış dünyada (afak) hem de kendi nefislerinde (enfüs) göstereceğiz ki, O’nun hak olduğu onlara iyice belli olsun.” FUSSİLET SURESİ-53
Bilinmeyi Dileyen Aşk: “Ene Küntü Kenzen”
Varlık henüz yokken, zaman ve mekan bir hayal dahi değilken, Hakk Teala kendi zatının tecellisini görmek diledi. Bu dilek, kuru bir irade değil, bir Muhabbet-i Zat coşkunluğuydu.
Davud Peygamber, kalbindeki o büyük merakla sordu:
“Ey Rabbim! Bu varlıkları yaratmandaki hikmet nedir?”
Cevap, bugün ariflerin gönlünde titreyen o kutsi hadis ile geldi:
Ben gizli bir hazineydim; bilinmeyi istedim (diledim), kendi kendime muhabbet ettim ve bu halkı yarattım. Gizli hazinemi böylece aşikâr eyledim.”
Nurun İlk Zerresi: Muhammed ve Ali’nin Birliği
Allah göklerin ve yerin nurudur./IŞIK/ENERJİ..”NUR SURESİ-35
Metinlerde anlatılan o ki; henüz gökler, melekler, Levh ve Kalem, Arş ve Kürsi yaratılmamışken, Hakk Teala kendi cemalinin nurundan bir avuç nur tuttu. Bu nur, Muhammed ve Ali’nin nuruydu. Bu yaratılışın en dikkat çekici noktaları şunlardır:
“…Allah onları sever, onlar da O’nu severler…” Maide Suresi-54
Öncelik ve Sonralık: Bu iki nur, yaratılışın “ilk” başlangıcı olduğu gibi, ahir zamanda gelecek olan “son” sözün de sahibidirler.
Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil yuvası gibidir…” NUR SURESİ-35
Asırlık Secde: Bu nur yaratıldığında, Hakk’ın emriyle tam 124 bin dünya yılı boyunca kesintisiz bir secde ve hizmet halinde kalmıştır. Bu, varlığın temelinin ibadet ve teslimiyet üzerine atıldığının nişanesidir.
İnci İçindeki Alem: Maddenin Ötesindeki Şehirler
Nurdan sonra, Muhammed ve Ali’nin parıltısından muazzam bir “İnci” (Cevher) yaratıldı. Bu inci öyle bir büyüklüktedir ki, çevresini dolaşmak beş yüz yıllık bir yolculuğa bedeldir.
Henüz Cebrail ve bildiğimiz melekler sahneye çıkmamışken, bu nurani cevher içerisinde bambaşka alemler varedildi:
Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü/tecellisi) oradadır…” BAKARA-115
1- 70 Bin Şehir: Biri diğerinin üzerinde yükselen, her biri bu dünyadan 70 kat daha büyük şehirler.
2- Bilinmeyen Mahlukat: Her şehirde yaşayan 70 bin çeşit varlık. Onlar ne bildiğimiz melek, ne insan, ne de cindi. Onlar, “Gizli Hazine”nin keşfedilmeyi bekleyen diğer sırlarıydı.
”Küntü Kenz” sırrı bize anlatır ki; dünya ve içindekiler tesadüfi birer madde yığını değil, ilahi bir muhabbetin, bir aşkın ve parlayan bir nurun yansımasıdır. Bizler, o “Gizli Hazine”nin birer parçasıyız.
Tekillikten Çoklu Evrenlere: Küntü Kenz ve Modern Fizik:
1. Büyük Patlama (Big Bang) ve “Bilinme” Arzusu
Bilim, evrenin bir “Tekillik” (Singularity) noktasından başladığını söyler; boyutsuz, sonsuz yoğunlukta ve her şeyi içinde barındıran bir “nokta”. Tasavvufun “Gizli Hazine” dediği bu durum, aslında tüm olasılıkların içinde saklı olduğu o ilk potansiyel enerjidir. Modern fizik bu başlangıcı bir patlama (genişleme) olarak görürken; maneviyat, bu patlamayı ilahi bir “Aşk ve Bilinme Arzusu” olarak tanımlar. Evrenin genişlemesi, “Gizli Hazine”nin her an yeni bir boyutta açığa çıkmasıdır.
2. Nur-u Muhammedî ve İlk Parçacık (Higgs Bozonu)
Metinde bahsedilen, her şeyden önce yaratılan ve tüm varlığın özünü oluşturan o “Nur“, modern fizikteki “Higgs Alanı” veya parçacıklara kütle veren o ilk enerji alanıyla benzerlik gösterir. Işık (Nur), evrendeki en temel hız limitidir ve aslında bilginin (enformasyonun) taşıyıcısıdır. Nur-u Muhammed ve Ali, evrensel ana yazılımın (kodun) ilk satırları gibidir; tüm paralel evrenler bu ana kodun farklı varyasyonlarıdır.
3. 70 Bin Şehir ve Paralel Evrenler (Multiverse)
Metinde geçen “Biri diğerinin üzerinde yetmiş bin şehir yarattım” ifadesi, günümüzün M-Kuramı (Sicim Teorisi) ve Çoklu Evren modelleriyle çarpıcı bir uyum içindedir.
Kuantum Üst Üste Binme (Superposition): Bilim, bir parçacığın aynı anda birçok farklı durumda olabileceğini söyler.
Boyutlar: Metindeki “derinlik ve yükseklik bakımından 500 yıllık yol” tasviri, bizim 3 boyutlu algımızın ötesindeki 11 boyutlu evren modelini anımsatır. 70 bin şehir, aslında aynı anda var olan ama farklı frekanslarda titreştiği için birbirini görmeyen “Paralel Evrenler” veya “Katmanlı Boyutlar” olabilir.
4. Holografik Evren ve “İnci” Sembolü
Metindeki o devasa “İnci”, modern kozmolojideki “Holografik Evren” ilkesine karşılık gelir. Bu ilkeye göre, evrenin tüm bilgisi onun sınır yüzeyinde (parçacığında) saklıdır. Tıpkı bir incinin içindeki yansımalar gibi, yaratılan her küçük parça (mikrozerre), aslında bütünün (Gizli Hazine’nin) bilgisini taşır. İnsan, bu devasa veritabanının “bilinçli” gözlemcisidir.
Göklerde ve yerdeki her şey O’nu zikreder.”
bilimiyle bakarsak; atom altı parçacıkların sürekli titreşimi (String Theory), aslında o ilk “Nur”un bitmek bilmeyen raksıdır. Bizler, bu devasa kuantum bilgisayarında, o “Gizli Hazine”nin kendisini seyrettiği gözleriz.
ALLAH EYVALLAH
HAZIRLAYAN: Serkan HORUZ
KAYNAKÇA:
- Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: (Cilt 2, s. 132). Bu eserde “Küntü kenzen mahfiyyen…” ifadesinin tasavvuf ehli arasındaki yaygınlığı ve manası incelenir.
- İbnü’l-Arabî, Fütuhat-ı Mekkiyye: Varlığın yaratılış hiyerarşisini ve “Aşk” (Muhabbet) unsurunun yaratılıştaki temel rolünü bu eserde detaylandırır.
- Tarih-i Caferî (Cafer-i Sadık Buyrukları): Alevilik-Bektaşilik geleneğinde yaratılışın “Nûr-u Muhammed-Ali” ile başladığına dair temel anlatıların kaynağıdır.
- Mir’at-ı Kâinat (Nişancızâde): Cihanın yaratılışını, Levh-i Mahfuz, Kalem ve Nur-u Muhammedî ekseninde anlatan kapsamlı Osmanlı dönemi eseridir.
- Envarü’l-Aşıkin (Ahmed Bican): “Nur-u Muhammedî”nin ve o “İnci”nin (Cevher) yaratılış evrelerini halkın anlayacağı dilde anlatan klasik bir kaynaktır.
- Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü: “Küntü Kenz”, “Zat”, “Sıfat” ve “Tecelli” kavramlarının açıklamaları.
- Şerh-i Hutbetü’l-Beyan: Hz. Ali’ye atfedilen ve yaratılışın sırlarını içeren hutbenin şerhleri
-
Şah Hatayi’den Elçibey’e: Celal Abbas Ocağı ve Safevi Ruhu

Tarih, sadece kitaplarda yazan bir kronoloji değil; ocaklarda pişen, meydanlarda ikrar verilen ve nesilden nesle aktarılan bir bilinçtir. Bu bilincin en saf hali, Anadolu’dan Azerbaycan’a uzanan Safevi Kızılbaş Türkmen ruhunda gizlidir.

1502 ARZİNCAN/ERZİNCAN(ERZİNCAN ŞAH İSMAİL SAFEVİ DEVLETİ VİLAYETİDİR)
Kuruluşun Kalbi: Erzincan Tercan Sarıkaya Höbek Yaylası Kurultayı
Pek çok tarihsel anlatı Safevileri uzak coğrafyalarda arasa da, devletin asıl mayası Anadolu’da çalınmıştır. 9 Eylül 1501 tarihinde Erzincan’ın Tercan ilçesi, Sarıkaya yaylası Höbek Dağı’nda gerçekleştirilen Büyük Türkmen Kurultayı, bir devletin değil, bir halkın uyanışının tescilidir. Dedelerimizin ve Pirlerimizin öncülüğünde, Alevi-Bektaşi ocaklarının bir araya gelmesiyle temelleri atılan bu devlet, özbeöz bir Türk devletidir.
Şah Hatayi ve Türkçenin Zaferi
Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail (Şah Hatayi), sadece bir hükümdar değil; dergahta, cemde ve halkın içinde Türkçeyi sancaklaştıran bir Pir’dir. Cem erkanımızın anayasası sayılan İmam Cafer Buyruğu’nun yazarı olarak, ibadet dilini ve toplumsal nizamı Türk diliyle mühürlemiştir. Kendi özünü yitirmiş, yabancılaşmış toplulukların aksine; “Hak-Muhammed-Ali” yolunu kendi diliyle yürüyen bu asil ruh, bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır.
Celal Abbas Ocağı: Yönetenlerin Sofrası ve Elçibey
Azerbaycan’ın bağımsızlık önderi ve 1. Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, bu zincirin en kuvvetli halkalarından biridir. Elçibey, sadece bir siyasetçi değil, Celal Abbas Ocağı’nın bir Dedesi ve Seyyididir.
Tarihsel Gerçek: Celal Abbas Ocağı, Şah İsmail Safevi Devleti’nin doğrudan yönetici ailesidir.
Elçibey’in bağımsızlık mücadelesindeki o tavizsiz duruşu, koltuğu terk ederken gösterdiği dervişane vakar ve Türk dünyasına olan sarsılmaz imanı; onun bu yönetici ocak kültüründen, yani Safevi devletini kuran iradeden gelmektedir. O, atalarından devraldığı “Ocak” emanetini, modern Azerbaycan’ın temellerine yerleştirmiştir.
Özümüze Dönüş:
Bugün Şah Hatayi’ye, onun Türkçesine ve temsil ettiği değerlere saldırıda bulunanlar, aslında Türkmen ruhuna ve bu kadim ocakların birleştirici gücüne saldırmaktadır. Ancak bilinmelidir ki; Tercan’daki kurultaydan Keleki’deki Elçibey’in evine kadar uzanan bu yol, “Eline, beline, diline sadık” olanların yoludur ve bu ateş sönmeyecektir.
Hazırlayan: Serkan HORUZ
KAYNAKÇA
- Akademik Tez ve Makaleler:Yıldırım, C. (2023). “Sarıkaya Yaylası’nda Kızılbaş Devleti’nin Kuruluş Kurultayı.” ISAM Veri. [1]İstanbul Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü. “Ebülfez Elçibey’in Hayatı, Faaliyetleri ve İdeolojisi.” (Tez No: ET003023, ET002744). [2, 3]Karadeniz, Y. (2019). “Erdebil Tarikatı’ndan Safevi Devleti’ne Siyasallaşma Süreci ve Meşruiyet Meselesi.” Akademik Matbuat. [3]Azamat, N. (1995). “Erdebîlî Alaeddîn.” TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 11. [3]”Mir Ali Hoca ve Türbe Mütevelliliği Üzerine Araştırmalar.” Vakıflar Dergisi.
- Tarihsel Kitaplar ve Literatür:Afatoğlu, İ. (2023). Denizli Alevi-Bektaşi Tarihi. (Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Sarıkaya Kurultayı bölümleri).Karakaya-Stump, A. Osmanlı Anadolusu’nda Kızılbaş Aleviler. (Celal Abbas Ocağı belgeleri ve şecereleri).Hacıyeva, M. (Ed.). (2018). Elçibey Bele Deyirdi. Bakü: Kitabıstan. [3]Rumlu Hasan. (2004). Ahsenü’t-Tevârîh. (Safevi Devleti’nin Kuruluş Süreci). [1]
- Resmi Arşiv ve Ocak Kayıtları:Ebülfez Elçibey Özel Arşivi: 1758 (Hicri 1172) tarihli, beş mühürle tasdik edilmiş resmi aile şeceresi. [4, 3]Celal Abbas (Kiştim Evliyası) Vakfı Kayıtları: 1309 tarihli tasdikli soy şeceresi ve ocak silsilesi. [5]Alevi-Bektaşi Ocakları Veri Tabanı: Celal Abbas ve Ali Abbas Ocakları coğrafi ve manevi haritalaması. [6, 7]
- Dijital Kaynaklar ve Biyografiler:Elçibey Resmi Web Arşivi (elcibey.wordpress.com). “Elçibey’in Soy Kökeni ve Aile Bağları.” [8]”Büyük Türk Komutanı Şah İsmail ve Sarıkaya Kurultayı Tarihçesi.” Anadolu Coğrafyası Araştırmaları. [9]
-
YETİŞ YA BOZATLI HIZIR!

EL KEYF SURESİ/İLM-İ LEDUN SIRRI
CÜMLE PEYGAMBER’DEN ÜSTÜN YA BOZATLI HIZIR!
Zulüm deryasında nur edip gelen
Hızır îlyas Şahı merdan Ali dir
Garibin mazlumun halini biten
Hızır İlyas Şahı merdan Alidir.Kur’an-ı Kerim’ de Hızır Peygamber;
……Derken orada sevgili kullarımızdan bir kul buldular. Biz ona tarafımızdan bir bilgi öğretmiştik. Musa ona “Sana öğretilen bilgiden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim” dedi. “Doğrusu sen benimle beraber olmaya dayanamazsın. Aklının almayacağı şeye nasıl dayanacaksın” dedi. Musa ise: “İnşallah beni sabırlı bulacaksın, sorun çıkarmam merak etme” dedi ..
Madem öyle, eğer bana uyacak isen, ben sana açıklama yapıncaya kadar hiç bir şey hakkında soru sormayacaksın” dedi. Ve yürüdüler. Bir gemiye binince o gemide bir delik açtı.
Musa:
“İçindekiler boğulsun diye mi deldin onu, Bu yaptığın çok kötü bir şey” dedi ..
Hz. Hızır:
“Benimle beraber olmaya dayanamazsın dememiş miydim?” dedi ..
Hz. Musa:
“Tamam, tamam, eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle ilişkiyi kesersin, o zaman haklısın” dedi ..
Yine yürüdüler…
Nihayet bir kasaba halkına varınca onlardan yemek istediler. Ancak onlar kendilerini misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. O, duvarı onardı ..
Hz.Musa:
“İsteseydin yaptığına karşılık ücret alabilirdin” dedi ..
İşte şimdi, seninle yol ayrımına geldik. Şimdi sana o kabullenmekte zorlandığın şeylerin içyüzünü açıklayacağım” dedi ..
İlk olarak o tekne, geçimini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti. Ben ona hasar vermek istemedim, çünkü peşlerinde bütün sağlam gemilere el koyan bir hükümdar vardı. O gence gelince, anne-babası mümin kimselerdi. Gencin anne-babasını azgınlık ve küfür ile yoldan çıkarmasından korktuk. Rablerinin ondan daha temiz ve merhamete yatkın bir evlat vermesini istedik ..
Gelelim duvara, o duvar şehirde iki öksüz çocuğa aitti. Altında onlara miras kalmış hazine gömülüydü. Babaları da iyi bir zat idi. Rabbin istedi ki o öksüzler ergenlik çağına ulaşsınlar da Rabbinden bir sevgi ve merhamet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Bak bütün bunlar kendiliğimden yaptığım işler değil. İşte senin bir türlü anlayamadığın olayların iç yüzü” [Kehf suresi 18/65-82. ayetler]
HAK AŞIKLARIN DİLİNDE HIZIR
Nesimi yüzüldü Mansur asıldı
Ali düldüle bindi küffar basıldı
Nice ulu sular arktan kesildi
Aktı kör pınarlar ne çaylar oldu
Ya Hızır ya hızır ya hızır
Ne çaylar oldu…Bismillâh dedim de girdim helâle
Gözüm açıb baktım bir hûb cemâle
Sıdk ile çağırdım ceddim Celâl’e
Eriş Hızır Nebî cârı gözlerim.Bin bir ad vardır bir adı Hızır
Her nerede çağırsam orada hazır
Ali padişahtır Muhammed vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mîÇok günah işledim senin katında
Eriş Şah-ı Merdan sen imdad eyle
Kul daralmayınca Hızır yetişmez.
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyleYalvarması boynumuza farz oldu
Edep erkan Mü’nıiniere ar oldu
Mü’minn secdesi Hakk niyaz oldu
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyleKim kalidir mahşehre kalan davaya
Şah Hasan’a agu verdi Maviye
İmam Hüseyin mürivet eyle canıma
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyleMusa ka/im ile salayı veren
İmam Kıza ile mescide giren
Taki ile Taki canıma gelen
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyleAsker nin askerine katılan
Kul olup Belh Buhara’da satılan
Çul Küfe şehrinde nara atılan
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyleKırklar Cemine beraber gelen
Server Muhammed’in bacını alan
Sancağı çekip Zülfikar çalan
Yetiş Hızır nebi sen imdad eyleFakir Edna’m derki bu sırra eren
Üstadım Hatayı darına duran
Tamuda yanar mı nurunu güren
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyle
Elaman mürver huzura geldik
Yardım Eyle bize Bozatlı Hızır
Yüz sürüp yerlere yardım diledik
Yetiş yardım eyle Bozatlı HızırSeni seven canlar elini açmış
Hızır günü diye dua’ya durmuş
Nebilik, Velilik tek tek sana gelmiş
Yetiş yardım eyle Bozatlı HızırKemter Derviş diler özüne himmet
Mahrum etme beni eyle mürüvvet
Evliya, enbiyanın yüzü suyu hürmet
Yetiş yardım eyle Bozatlı HızırKul Ahmed’im çok ağladı çok güldü
Boz atlı Hızır bize kılavuz oldu
Car diyen kulların carına geldi
Yürü Sultan Hızır car günün geldi
Yetiş merdan Ali car sende kaldı -
KANDİL GECELERİNİ ALEVİ BEKTAŞİLER KUTLAR MI?
SORDULAR: Alevi Bektaşiler kandil gecesi kutlar mı? Alevi Bektaşi geçmişinde Kandil geceleri var mıydı?
CEVAP: Kandil geceleri, Kur’an da olmayan Hz. Muhammed zamanında da kutlanmayan dahası 12 İmam devrinde de rastlanmayan dine sonradan eklenen Bi’dat’lardandır. Yani dinden degildir bir gelenek/adettir. Bir kutsiyeti yoktur. Inananların Allah’a yönelmelerinde elbette bir sakınca yoktur. Fakat bunu dinden göstermek yanlıştır. Dogrusu, dine sonradan dahil olmuştur. Mevlid-i Şerif ise miladi 1400’lü yıllaŕın sonlarına dogru Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır. Zaten Osmanlı’da kandil kutlamaları da bu tarihte başlar. Öncesi yoktur.
Kur’an-ı Azimüsan’da tek bir kutsal geceden bahsedilir. Bu da Kadir gecesidir. Yani Kur’an’ın nüzul olmaya başladığı gecedir. Hemen belirtmek icap eder ki; Batıni yorumda, Kadir gecesi herhangi bir takvim günü de degildir. ( Bakınız: sünni akidede, Kadir gecesi; Ramazan ayı 27 olarak ifade edilir/Ramazan orucu tutulma sebebidir) Kadir gecesi, Ben mü’minim diyen bu yola talip olanının, Kur’an’ı mana ve özü ile tamamen anladığı/içsellestirdiği. Hayatına uyguladığı , diger bir anlatımla “Hayvan-ı Natık”lıktan İNSAN-I KAMİLLİĞE ADIM ATTIĞI ANDIR.
OL SEBEPTEN HER İNANANIN/TALİBİN KADİR GECESİ , AYRI AYRIDIR. VE O GECEYE ERİŞEN İÇİN BİN GECEDEN DAHA HAYIRLIDIR O GECE…
Bu tür kutsallık atfedilen gecelerin bir diger bi’dat tarafı ise, adeta günah çıkarma seanslarına çevrilmeleridir. “Şu kadar Kur’an okununca bütün günahların affolacağı gibi ” Uydurma hikayelerdir. Kur’an- Kerim’ deki bahsi gecen günahların en büyüklerinden biri “Kul Hakkı”dır ki, Yüce Allah Kul Hakkı’nın bagışlanmadığını bildirerek, Fatiha Suresi”ndeki ” Malike Yevm-i Din” gününü işaret eder. Birbirine hakkı gecenlerin ve dünyada helalleşmeyenlerin günüdür o gün…Yani Alevi terminolojisinde. ” Ulu Divan”
Son söz: Alevi Bektaşiler, Hak-Muhammed- Ali Yolunda yürüyen, Ataları Hz. Muhammed ve Soyu Ehl-i Beyt/12 İmam nesline uyanlardır. Ve Kıyamete kadar, Kur’an Ehl-i Beyt iledir. Elbette Nutk-u İlahi/Kur’an-ı Azümişanın geŕcék yorumlayanları ve hayatlarına geçirenleridir. Bu yorumu bizler; Telli Kur’an veyahut Batin-i Yorum olarak adlandıyoruz.
Ahmed-ül Muhtar Muhammed Mustafa. EHL-İ BEYT’İN ATASIDIR.MUHAMMED PADİŞAH ALİ VEZİRDİR CEM İBADETİMİZ HZ. MUHAMMED MUSTAFA VE SOYUNA SALAVAT İLE BAŞLAR. ŞİMDİ ALEVİ BEKTAŞİ CEM’LERİNDE OKUNAN BİR DEĞİŞ’İ SUNALIM:
Gerçegin Demine/Devranına Hu
Allah Eyvallah
-
DİN TACİRLERİNİN GERÇEK YÜZÜ!/ NİYAZ-I PERŞEMBE

Mabetlerinden sesler yükselecek yine! Cennete girmenin yollarını anlatacaklar; Kimileri Hakk’ın buyruğunu unutturup, kendilerine rehber edindiklerinin ( Seyh, Şıh, Gavs vs.) Kitaplarından ögütler verecek. Önlerinde secde ettirecek/şefatçi olacak/cennetin anahtarlarının kendi ellerinde olduğunu söyleyecek kadar şirke bulaşacak cennete gitmenin yolunun kendi hiziplerinin/tarikatlerinin yolundan gitmek oldugunu söyleyecekler….

Ve bu güruh, mahşer zamanı huzura geldiğinde dogrudan cehenneme sürülecek! Birçoğu şaşırıp diyecekler ki, Ey Rabbimiz: biz bizden öncekilere ( atalarımızdan ne ögrendik ise ona) uyduk, Bize ne söylendi ise onu yaptık.
Onlara hitaben denecek ki; Ya atalarinizda ( Seyhleriniz/Şıhlarınız/kendilerinize önder sectiktikleriniz de yanlış yolda idiyse) yanlış yolda idiyse…. Hakk’ın kelamını bir kenara itip kendinize rehber edindiklerinize neden uydunuz? Onların kitaplarına neden tabi oldunuz?

Yolundan gittiklerinize gelince:

Rızıklarını kazanmanın yolu emeği ile geçinmek iken, Allah’ı ve Kitabı ucuz bir bedel karşılıgında satarak kendilerine dünya menfeati sağlamanın yolunu tutacaklar.Din alıp, din satacaklar! Peygamber’in mütevazi yaşamından bahsederken, kendileri inananların sırtından geçinecek, lüx ve şatafat içinde yaşayacaklar. Ve diyecekler ki, sizin fakirliğiniz Allah’ın takdiri! Böylesi sizin için daha hayırlı/sakın ola isyan etmeyin!zenginlerin zenginliklerini sorgulamayın!
Hacca gitmek ile hacı olunmaz
Cumadan cumaya Allah bulunmaz
Taşa taş atmakla şeytan kovulmaz
Şeytanın hicazda işi ne hacı?
Faiz yer ama domuz eti yemez
Zina eder ama cenabet gezmez
Kur'an okur lakin mealin bilmez
Kandiller hangi ayette be hacıGiymiş cübbeyi bırakmış sakalı
İçinde gömleği hakim yakalı
Kalbi fitne fucur sorsan takvalı
Yüz rekât kılsan da nafile hacı!
Şarap ırmakları varmış o yanda
Yetmiş iki huri hepsi bir anda
Orda ödül neden günah cihanda
Hele şu Arif'e tarif et hacı!Ey Talip!
Lanet böylelerinin üzerine inmiştir. Dini meslek edinenin vay haline! Lanetlenmiştir onlar!
Onlar ki; yoksulu, yetimi doyurmazlar! Güç ne tarafta ise, kıbleleri o taraftır. Ve güçlünün menfeatlerini korurlar. Size gerine gerine, biz Hakk yol üzereyiz de derler! El-Hak, onlar sadece Suret-i Hakk’tan görünürler…

Hayır! Hayır,! Hakk: tüm yapıp ettiklerini bilmektedir…
Ey Talip! Dinini senden maddi manevi hiçbirsey istemeyenden ögren!

Osmanlı’da ulema, “Alimin mürekkebi şehit kanından üstündür” diye bir şey icat edilmişti. Ulema bir gerekçe göstererek mollalar medrese talebeleri ve şeyhler askere gitmeyerek bunlar savaşta dua ederek orduya destek verdiklerini iddia ederlerdi. Ancak dua işini zamanla paraya döktü bir kısmı.
Profosör Dr Halil İnalcık
1700 lerin sonunda Rus harbinde ordu üst üste mağlubiyetler alınca sultan faydası yok diye dua parasını kesti.
Para kesilince ortalığı birbirine katıp kargaşa baş gösterdi.
Devreye veziri azam girdi ödenekler açılınca sulh sağlandı.O kisiler, size der ki: Biz sizden hicbirsey istemiyoruz. Hak rızası gözetenlerdeniz. Ve bizler 72 millete bir nazar ile bakanlar, insanları ayırmayanlardanız.
Sırat-el Mustakim üzre olanlar, iyilige, dogruluğa, güzelliğe davet edenleriz. Vedahi okumaya, bilim yolunda çalışmaya çagıranlardanız.

Hiç bilen ile bilmeyen bir olur mu? Öyleyse yere, göge, ve alemi seyre dalın! Hakk’ın sırlarını araştırmaya koyulun! Dağılın yeryüzüne bilim ile meşkul olun. Mal üstüne mal biriktirmeyin! Yetimi, yolda kalmışı, zor durumda olanın elinden tutun.

Köleleri azat edin! Evet Evet köleleri azat edin! Bircok insan bankaların kulu kölesi, kazandıklarını kredi kartı/kredi ödemelerine veriyor. Onlar için çalışıyor! Gücünüz yetiyorsa, bu durumda olanlara/modern kölelere yardım edin! Zincirlerinden ( borçlarından) kurtulmalarına vesile olun! Ve dahi yardım edeceklerinizin en başında bilim/ilim tahsil eden üniversite ögrencileri olsun! Okutun! Okumalarına yardım edin/burs verin!
Hakk, sizleri. Yardım edenlerden! Dertlere derman olanlardan eylesin! Gittiğiniiz yerler ışık ( nur) ile dolsun! Hakk’ın ışığını ulaştırın/yayın!

BEKTAŞİ VE cami HOCASI KARŞILAŞIR hoca Bektaşiyi sorguya çeker.
“Söyle bakalım, Müslümanlığın şartı kaç?!
Bektaşi “Dokuz…” diye cevap verir.
Cami hocası kızar:
“Be hey zındık!
Beşi nasıl Dokuz yaptın?!…
Say bakalım.
“Bektaşi saymaya başlar:
1 – Allaha ve Resul’üne inanmak!
2 – Dürüst olmak, yalan söylememek.
3- Adaletli olmak, haksızlık yapmamak!
4 – Merhametli olmak, zulüm yapmamak…
5- Helalinden yemek! Çalmamak!
6 – Aklı, ilmi kullanmak. Tefekkür etmek.
7- Hayatın geçici olduğunu bilerek, iyilik üzerine yaşamak!
8- Kimsenin canına kıymamak!
9- Çalışkan olmak, üretmek…
Helal kazancından yoksullara da pay vermek…
Cami hocasi bu cevaplara bir yandan kızmış, diğer yandan afallamış.
-Bre zındık. Bu saydıklarından birincisi dışında, diğerleri hangi mezhepte var?!
Peki, namaz, zekat, oruç, hac ne oldu?!
Bektaşi:-
Namaz, bu saydığım farzları yapan insanın secdeye giderek,
Kendi Varlığının geçici olduğunu idrak etmesidir.
Yoksa “Vay o namaz kılanların haline! ” der Allah…
-Zekat, helal kazancından ihtiyaç sahiplerine verilen yardımdır.
Yoksa, yetim malı yiyenin cenaze namazı kılınmaz! Biliyorsun…
– Oruç, kişinin bir beden olmadığını, şuur bir varlık olduğunu anlamasıdır.
Yoksa, Dünyayı gerçek zannedip haksızlık yapanların vay haline…
-Hac, komşusu aç iken tok yatmayanların gitmeyeceği bir seyahattir.Bu şartları yerine getirmeyenler boşuna gitmiş olur…
Cami hocasi,”Seni mezhepsiz zındık! “Deyip uzaklaşırken,
Bektaşi imamın arkasından bağırmış:-imam efendi, bir tane daha aklıma geldi:-Dedikodu yapmamak.
Mazallah, Dedikodu yapmak, fesatlık çıkarmak, “ölmüş kardeşinin etini çiğnemek! Der Kuran….
Hoca uzaklaşırken
Bektaşi bir daha seslenmiş:Hoca efendi, aklıma yeni farzlar gelirse sana söylerim…” BİZ AZ SÖYLEDİK SİZLER ÇOK ANLAYIN “ -
Çağlayan/Erzincan Bölgesi Alevi/bektaşi Ziyaretgahları

Çağlayan beldesi Alevi Bektaşi kutsal mekânlarının tanıtımından önce Erzincan ilinin Alevi Bektaşilerce önemi üzerinde durmak gerekir.
Alevî/Kızılbaş devleti olan Safeviler Erzincan Tercan ilinde Dedeler ve Pirlerin Ocakların biraraya gelmesi ile kurulmuştur.
Safevi Kızılbaş Türkmen Devleti 9 Eylül 1501 yılında Erzincan Tercan ilçesi Sarıkaya yaylası Höbek Dağında gerçekleştirilen Büyük Türkmen Kurultayı ile kurulmuştur.

HÖBEK DAĞI/TERCAN ERZİNCAN
500 yıl önce Şah İsmail Hatayi, Anadolu’nun dört bir yanından gelen Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlu, Dulkadir, Çepni, Varsak, Afşar, Bayat, Beğdilli, Döğer, Eymür gibi daha bir çok Türkmen Boylarının katılımı ile Pirler ve Dedelerin eşliğinde bu dağda toplantı yapmıştır.
Her yıl on binlerce Alevi Höbek Dağını ziyaret ederek Büyük Türkmen Kurultayının yapıldığı bu yeri ziyaret ediyor.
Erzincan ilinin Alevî/Bektaşilerce kutsal kabul edilen mekanlarının bulduğu yerleşim yerlerinden en önemlisi Çağlayan beldesinde yer alır:
ÇAĞLAYAN ( Cencige) Beldesi’nin halkı büyük çoğunluğu Alevidir. Eğer bir gün yolunuz, Erzincan Çağlayan’a ( Cenciğe) düşerse , bu bölgemizde yer alan Alevi/bektaşi ziyaretgâhlarımızı sizler için sıraladık:
1- Kavaklık Deresi:
Burası Çağlayan’ın batısı üzerinde bulunan bir tepe üzerindedir. Çağlayan ve Karatuş köyünün birleştiği yerin, güneye düşen tepenin orta yerinde bulunur. Genellikle bahar aylarında ziyaret edilen ve sonrasında lokma dağıtılan bir mekan olarak kabul edilir. Tamamen çıplak (ağaçsız) olan tepenin, sadece ziyaret olarak kabul edilen kısmında kavak ağaçları bulunur ve buradan bir gözeden ( pınar) su çıkar. Tam olarak neden kutsal olduğunu bilen olmamakla birlikte her Nevruz/Hıdırellez geldiğinde kavak ağacından kan damladığı anlatılan söylencelerden biridir.
2- Celal Abbas Ocağı Ziyaret Yeri:
Bu ziyaret yeri, mevki olarak Çağlayan’ın kuzeydoğu tarafında danalık mahallesi olarak ta bilinen Sarıkaya’nın eteğinde, Celal Abbas neslinden gelen, Cemal Horoz’lara( Çağlayan Beldesinin köy enstitüsü ilk Egitmenlerindendir) ait evin yanında bulunur. Hz. Hızır Aleyhisselam’ın Atı’nın ayak izinin olduğuna inanılan ziyâret yerinde genellikle perşembe gecesi lokma yapanlar buraya gelir. Mum yakar dua ederler. Ziyaret toprağını alıp eve götürürler ki BU TOPRAK “TEBERÜK” olarak adlandırılır ve kutsal kabul edilir.
3- Sappaz Baba Türbesi:

Sırnas/Yamaçlı SAPPAZ BABA TÜRBESİ
Bu ziyaret eski adıyla Sırnas (Yamaçlı) köyü ile Çağlayan arasındaki hakim tepelerin birinde bulunur. Buradaki mekan alevilerce kutsal kabul edilen eren-evliyaya aittir.
4- Ulu Baba Türbesi:

Tilek/Derebağ Köyü Ulu Baba Türbesi

Mekan-ı Ulubaba/Celalabbas Seyyid’lerimizden Hasan HORUZ
Derebağ (Tilek) köyünde bulunur, Horasan erenlerinden olup içilmesi hoş, kutsal kabul edilen bir kaynak suyu ( göze/pınar) çıkar. Yöre halkı kurbanlarını bu ziyaretgahta keser ve dağıtır.
4- Kırklar Tepesi :

Çağlayan/Erzincan KIRKLAR TÜRBESİ
Erzincan’ın en önemli alevi türbelerinden ve ziyaretgahlarından biridir. İçerisinde kesin tarihi bilinmeyen bir yatır bulunur. Ayrıca aşevi, kurbanların kesildiği ve gelip geçen herkese yemek verilen bir mekandır. Çağlayan ve bölge Alevileri Kurbanlarını genellikle Kırklara getirir burada keser ve yemek yapıp dağıtırlar. Kırklar tepesi Girlevik Şelalesi’nin hemen yanı başında yer alır.

DERLEYEN: Serkan HORUZ
-
En Kutsal Niyaz: Hakk’a Yürüyen Can İçin “İlim Lokması” Olarak Işık Yakmak

Un ve Yağdan Değil, Işıktan Karılan Lokma
Alevi-Bektaşi inancında bir “Can” Hakk’a yürüdüğünde, geride kalanlar onun ruhunu şad etmek, devrinin daim olması için lokmalar döker, niyazlar dağıtırlar. Bu, yüzyıllardır süren, birliği ve paylaşmayı sağlayan kıymetli bir erkanımızdır. Geleneksel olarak bu lokma; pişirilen bir aş, paylaşılan bir ekmek veya dağıtılan helvadır.
Ancak Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin; “Hararet nardadır, sacda değildir / Keramet baştadır, tacda değildir” dediği bu yolda, lokmanın da en makbulü şekilsel olanın ötesine geçendir
Bugün, Hakk’a yürüyen sevdiklerimizin ardından yapılabilecek en kalıcı ve en yüce hayır; bir gencin kalemine mürekkep, geleceğine umut olmaktır. Biz buna “İlim Lokması” diyoruz.
Neden Yemek Değil de Burs?
Karnı doyan bir kişi, birkaç saat sonra tekrar acıkır. Ancak zihni ve ruhu ilimle doyan bir genç, bir ömür boyu hem kendini hem de toplumu besler.
Hakk’a yürüyen canımızın (Seyyid Hasan Horuz gibi değerli büyüklerimizin) anısına üniversite öğrencilerine burs vermek, Alevi erkanındaki “Çerağ Uyandırmak” (Işık yakmak) tabiriyle birebir örtüşür. Bir öğrencinin eğitimine katkı sunmak, sönmeyen bir çerağ yakmaktır. O öğrenci okudukça, insanlığa faydalı oldukça, o ilimden hasıl olan sevap ve güzellik, Hakk’a yürüyen canımızın ruhuna bir “ışık” olarak yansıyacaktır.
Yolumuz “İlim” Yoludur
Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli; “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” buyurmuştur.Hz. Ali (k.v); “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyerek ilmin kutsiyetini işaret etmiştir.
Bu düsturlara inanan bizler için, bir üniversite öğrencisinin elinden tutmak, sadece maddi bir yardım değildir. Bu, cehalet karanlığına karşı Zülfikar çalmaktır.
Hakk’a yürüyen canımız adına bir öğrenciye burs verdiğimizde:
Canlı Bir Dua: O öğrencinin başarısı, mezuniyeti ve hayata kattığı her değer, Hakk’a yürüyenimiz için okunmuş en samimi dua yerine geçer.
Sadaka-i Cariye (Süregelen İyilik): O genç meslek sahibi olup başkalarına fayda sağladığında, bu iyilik zinciri devam eder.
Rızalık Şehri: Topluma faydalı, aydınlık beyinler yetiştirmek, erenlerin de rızasını kazanmaktır.
En Büyük Lokma, Aydınlık Bir Gelecektir
Elbette kazanlar kaynasın, sofralar kurulsun, canlar bir olsun. Ama imkânı olanlar için “İlim Lokması” vermek, bu çağın en büyük hizmetidir.
Hakk’a yürüyen canımızın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor; ailesi olarak dağıttığımız bu bursların, okuyan gençlerimize can suyu, Hakk’a yürüyenimize ise nur olmasını diliyoruz.
Bir gencin okuduğu kitaptaki her harf, Hakk’a yürüyen canımızın ruhuna bir gülbank olsun.
“Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.”Işığınız bol, devriniz daim olsun.
Aşk ile.
HAZIRLAYAN: Serkan HORUZ
-
CELAL ABBAS SEYYİDLERİ DİLİNDEN: NİYAZ-I PERŞEMBE
TALİP SUAL EYLEDİ?
— Ey Pir-i Zaman! Islam kaç türlüdür?
Hakikat ve Şekil Arasındaki Savaş
“İslam kaç türlüdür?”
Bu soru, yüzyıllardır cevabı aranan, üzerine kütüphaneler dolusu kitap yazılan ama belki de en yalın cevabını irfan meclislerinde bulan bir sorudur.Talip sordu, Pir-i Zaman cevapladı.
Bu cevap; sadece bir din tarifi değil, tarihsel bir hesaplaşmanın ve ahlaki bir duruşun manifestosudur.
İşte Pir-i Zaman’ın dilinden, İslam’ın iki yüzü, Kerbela’nın gerçek manası ve Anadolu irfanının sönmeyen ışığı…
İki Farklı İslam Tasavvuru
Pir-i Zaman söze şöyle başlar:“Ey Talip, İslâm Hakk katında tekdir lakin uygulamada, fani dünyada iki türlüdür.”
Tarih boyunca bu iki nehir yan yana akmış ama birbirine asla karışmamıştır:- Muhammedi ve Ehli Beyt İslamı: Hz. Muhammed’in, Ali’nin, Fatıma’nın ve onları bugüne taşıyan Pirlerin, Mürşitlerin yoludur. Temeli ahlaktır, erdemdir.
- Emevi İslamı: Peygamber ailesine kılıç çekmiş Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin ve Yezit’in mirasıdır. Temeli saltanattır, güçtür, şekilciliktir.
Pir’e göre bu ayrım keskindir: “Bir yerde ahlak, erdem, merhamet, liyakat, adalet ve hakça bir bölüşüm yok ise, orada Hz. Muhammed ve Ehli Beyt’in İslamı yoktur. Orada Emevi İslamı vardır.”
“Ben Güzel Ahlakı Tamamlamak İçin Gönderildim”
Muhammedi İslam’ın özü, Peygamber’in “İnnemâ bu’istu liutemmime mekârim el-ahlâk” (Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim) sözünde saklıdır.
Din; insanlara sadece el-yüz yıkamayı (abdesti) öğretmek ya da fiziksel hareketler (namaz) yaptırmak için gelmemiştir. İbadetler birer araçtır; amaç ise “İnsan-ı Kamil” olmaktır. Maun Suresi’nde belirtildiği gibi, yetimi itip kakanın, yoksulu doyurmayanın ibadeti boştur.
Ancak Emevi İslamı bunun tam tersidir. Onlar için ibadet bir amaç, din ise dünya malına, makama ve şöhrete ulaşmak için bir “paravan”dır. Süslü camiler ve gösterişli ritüeller, içerideki ahlaki çürümeyi gizlemek için kullanılır.
Devletin Dini Adalettir
Pir-i Zaman, günümüz siyaset felsefesine de ışık tutan şu tespiti yapar:
“Devletin idaresi dini kurallara göre değil; o toplumun geleneklerine, akla ve bilime göredir. Devletin dini olmaz; insanların inancı olur. Devlet, adaletin ve huzurun teminatıdır.”
Muhammedi anlayışta “La İkrah Fid-Din” (Dinde zorlama yoktur) ilkesi esastır. Oysa Emevi zihniyeti, dini siyasallaştırarak fetih ve ganimet hırsına kılıf uydurmuş; kendi çıkarları için yalanı ve hileyi mübah görmüştür.
Kerbela: İki Zihniyetin Çarpışması
Tarihteki o büyük trajedi, Kerbela, sadece bir iktidar kavgası değildir. Pir-i Zaman’a göre Kerbela; Muhammedi İslam ile Emevi İslam’ın karşı karşıya geldiği meydandır.
İmam Hüseyin’in mücadelesi, dini saltanat aracına çevirenlere karşı bir duruştur. Pir, acı bir gerçeği de yüzümüze vurur:“Maalesef Muhammedi/Gerçek İslam, İmam Hüseyin ile birlikte kızgın Kerbela çölünde toprağa gömüldü.”
Ancak hikaye orada bitmedi…
Kevser’in Sırrı: Sancak Düşmedi
Hz. Muhammed’e “soyu kesik” (ebter) diyenlere inat inen Kevser Suresi, Hakk’ın bir vaadidir. O sancak düşmemiştir, sadece el değiştirmiştir. Pir-i Zaman, tarihsel sürekliliği şöyle özetler:- Sen yok ettim sanırsın, o Hacı Bektaş Veli olur gelir.
- Sen bitti sanırsın, o Şeyh Edebali olur.
- Geyikli Baba olur, Otman Baba olur.
- Zülfikar bakışlı Mustafa Kemal Atatürk olur, yine gelir…
Hakk’ın ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmez. Galip geldiğini sananlar, su kenarındaki içi boş söğüt ağaçları gibidir; heybetli görünürler ama kökleri çürüktür.
Son Söz: Talibe Öğüt
Pir-i Zaman sohbetini şu hayati uyarılarla bitirir: - Dünya Malına Tamah Etmeyin: Bir elinize dünyayı, diğerine ayı verseler de ahlaktan ve doğrudan sapmayın.
- Rehberinizi Doğru Seçin: Dininizi, sizden dünya malı talep edenlerden değil; sizden hiçbir şey istemeyenlerden öğrenin.
- Unutmayın: Hak size şah damarınızdan daha yakındır.
Emevi’nin sarayında değil, Ehli Beyt’in ahlakında buluşmak ümidiyle…
Allah Eyvallah.
Etiketler: #Alevilik #İslamTarihi #EhliBeyt #Kerbela #HacıBektaşVeli #Felsefe #Tasavvuf
274 tıklama
-
-
Maraş 1978: Kanayan Vicdan ve Yarım Kalan Adalet
Maraş 1978: Kanayan Vicdan ve Yarım Kalan Adalet
Tarih: 19-26 Aralık 1978.
Yer: Kahramanmaraş.
Resmi rakamlara göre 111 ölü, yüzlerce yaralı, yakılan evler ve onarılamaz bir toplumsal travma.
Maraş Katliamı, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki en karanlık dönemeçlerden biridir.Sadece bir asayiş sorunu veya iki grup arasındaki çatışma değil; planlı, organize ve soğukkanlılıkla yürütülen bir “pogrom” (etnik/dini kıyım) hareketidir. Bu olay, Türkiye’yi 12 Eylül 1980 darbesine götüren taşların en büyüğü ve en kanlısı olmuştur.
- Kıvılcım ve Provokasyon: “Güneş Ne Zaman Doğacak?”
1978 Aralığına gelindiğinde Türkiye, siyasi atmosferin çok gergin olduğu, “sağ-sol” çatışmasının sokaklara indiği bir dönemden geçiyordu. Ancak Maraş’ta fitil, çok daha sinsi bir planla ateşlendi.
Olayların başlangıcı, 19 Aralık gecesi Çiçek Sineması’na atılan bir bombaya dayanır. Sinemada, milliyetçi kesime hitap eden “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmi gösterilmekteydi. Bombanın tahrip gücü düşüktü ve kimse ölmedi; ancak etkisi büyük oldu. Kalabalık, “Müslüman Türkiye” ve “Komünistler Moskova’ya” sloganlarıyla sokağa döküldü. Şehirde bir anda “Alevilerin ve solcuların sinemayı bombaladığı” dedikodusu yayıldı.
Ertesi gün, Alevilerin yoğunlukta olduğu bir kıraathanenin bombalanması ve 21 Aralık’ta iki sol görüşlü öğretmenin (Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu) öldürülmesi gerilimi zirveye taşıdı. - Vahşetin Yedi Günü: Komşunun Komşuya Düşmanlığı
Öğretmenlerin cenaze töreni sırasında camilerden ve belirli merkezlerden yayılan “Aleviler camileri yakıyor”, “Müslümanları katlediyorlar” gibi yalan haberler, önceden hazırlanmış silahlı grupları harekete geçirdi.
23 Aralık’tan itibaren olaylar kontrolden çıktı. Şehirde Alevilerin ve sol görüşlü vatandaşların evleri önceden kırmızı boya ile işaretlenmişti. Saldırganlar ellerinde silahlar, sopalar ve benzin bidonlarıyla bu işaretli evlere yöneldi.
- Tanıklıklar ve İnsanlık Dışı Muamele: Dönemin tanıkları ve dava dosyaları, vahşetin boyutunu kan dondurucu detaylarla anlatır. Hamile kadınların karınlarının deşildiği, çocukların kurşuna dizildiği, insanların evlerinde diri diri yakıldığı, kazanlarda kaynatıldığı iddiaları ve tutanakları tarihe geçmiştir.
- Hastaneye Saldırı: Yaralıların taşındığı Maraş Devlet Hastanesi dahi kuşatıldı, sağlık personelinin yaralılara müdahale etmesi engellenmeye çalışıldı.
Olaylar sırasında güvenlik güçlerinin müdahalede çok geç ve yetersiz kaldığı, hatta bazı durumlarda seyirci kaldığı eleştirileri, katliamın “derin devlet” bağlantılı organize bir eylem olduğu tezini güçlendirmiştir.
- Hukuki Süreç: Adaletin Gecikmesi ve Sıkıyönetim
Olaylar ancak 26 Aralık’ta askeri birliklerin şehre tam hakimiyeti ile durdurulabildi. Hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Bu karar, ordunun sivil siyasete müdahalesinin (12 Eylül Darbesi) ön provası gibiydi.
Yargılamalar:
Dava süreci 1991 yılına kadar devam etti. Sıkıyönetim Mahkemelerinde görülen davada:
- 804 sanık yargılandı.
- 29 kişiye idam cezası verildi.
- 7 kişiye müebbet hapis verildi.
- 321 kişi 1 ila 24 yıl arasında hapis cezaları aldı.
Ancak, verilen idam cezalarının hiçbiri uygulanmadı. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu ve çeşitli ertelemelerle, katliamın asli failleri de dahil olmak üzere cezaevinde kimse kalmadı. Davanın bir numaralı sanığı olarak gösterilen Ökkeş Kenger (Şendiller) beraat etti, hatta ilerleyen yıllarda milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu durum, mağdurların adalet duygusunu bir kez daha zedeledi.
- Sonuç: Göç, Sessizlik ve Unutmamak
Maraş Katliamı’nın en somut sonucu, demografik yapının değişmesi oldu. Maraş’ta yaşayan Alevi nüfusunun çok büyük bir kısmı (yaklaşık %80’i) şehri terk etti; büyük şehirlere veya yurt dışına göç etmek zorunda kaldı. Şehir, kültürel çeşitliliğini ve hoşgörü iklimini kaybetti.
Bugün Maraş Katliamı, sadece Alevi toplumunun değil, tüm Türkiye’nin ortak acısı ve utancıdır. “Unutma, unutturma” sloganı, intikam hissiyle değil; toplumsal barışı tehdit eden nefret söylemlerine, provokasyonlara ve “ötekileştirmeye” karşı bir bilinç oluşturmak için hayati önem taşır.
Maraş’ta yaşananlar bize şunu hatırlatır: Bir toplumun vicdanı, o toplumun en savunmasız bireylerine yapılanlara verdiği tepkiyle ölçülür. Ve Maraş, 47 yıldır kanayan bir vicdan yarasıdır.
HAZIRLAYAN : Serkan HORUZ
- Kıvılcım ve Provokasyon: “Güneş Ne Zaman Doğacak?”