-
ALEVİLERE SORDULAR-1
“Önce doğruları görünüz ki yanlışları ayırabilesiniz..”
İmam Cafer-i SADIK

Şimdi şahsımıza, İnancımıza ve sizlere yöneltilen soruları tek tek ele alalım ve kısaca cevaplarını açıklayalım:

SORU: Aleviler neden camiye gitmezler?
Alevilerin camiilere gitmemelerinin birçok nedeni vardır; bunlardan birkaçını sıralarsak:
-Kur’anda ibadethane olarak secde edilen yer anlamına gelen “mescit” sözcüğü geçer. (Camii ismi geçmez), ve bütün yeryüzü müminlere mescit kabul edilmiştir.
-Büyük camiileri muaviye(Lanetli soyun mensubu) yaptırmıştır. Bu camilerde Hz. Muhammed’in soyuna Ehli beyte karşı propaganda yapmış, siyaseti camilere sokmuştur. Kendi çıkarı için dini ve Kur’an-ı kullanmıştır.
– Emiviler, Hz. Muhammedin torunlarını ve ona bağlı olanların katline ferman çıkarmıştır.(Ehlibeyt’e karşı çıkmışlardır.), Ehli beyte küfr etmeyi ve lanet etmeyi namazın bir parçası yapmış yapmayanlari öldürmüş ve işkence etmistir.
-Hz. Ali’ye küfür hutbeleri okutturmuşlardır.Oysa Kur’an-ı Azümüşan’ın buyrulur ki;
…Bir de şunlar var: Tutup bir mescid yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük/gerçeği örtmek için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. “İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!” diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar…Böyle bir mescidde sakın İbadete durma! Daha ilk gününde takva üzerine kurulan bir mescit,(burada cemevi işaret edilmektedir) içinde dua etmen için çok daha uygundur. Temizlenmek arzusu taşıyan erler vardır o mescitte.(mute kable ente mutu) Allah, temizlenenleri sever…”Kur’an-ı Kerim, TEVBE SURESİ, AYET: 107-108
Camii ile cemevini karşılaştırırsak:
Camiide rızalık alınıp, razılık verilmez.
Cemevinde razı etmiş ve edilmiş olarak ibadet etmekteyiz.
Camiilerde kadın erkek ayrımı vardır. Birlikte yan yana ibadet edemezler.
Cemevlerimizde kadın erkek ayrımı yoktur. İbadete katılanlara CAN gözüyle bakılır.
Camiilerde lokma dağıtılmaz, semah dönülmez, telli kuran, tevhit yoktur.
Cemevlerimizde lokmalar dağıtılır, hizmetler görülür, Hakk aşkına semah dönülür, tevhitler okunur.
Camiilerde inanç önderleri HOCALAR’dır(Bizler kesinlikle cami hocalarına İMAM demiyeceğiz)
Cemevlerimizde Evlad-ı Resul dedelerimizdir. Cemevleri aynı zamanda küslüklerin giderildiği, sorunların çözüldüğü mekânlardır.
Camiilerde böyle bir durum söz konusu değildir.Bazıları, Alevilerin, İmam Ali camiide namaz kılarken şehit düşüldüğü için, camiilere gitmediğini söylerler. Bu yalnış bir bilgidir. İmam Ali evinin önünde, İbni mülcem tarafından, zehirli hançerle sırtından vurularak, Hakk’a yürümüştür.
Son olarak Alevilerin neden camiiye değil de, cemevine gittiğini özetlersek:
“…Cemevi barış, özgürlük, eşitlik, ibadet, sevgi, yargı ve karar yeri, hizmet ve sohbet, dirlik ve birliğin korunup sergilendiği, ikrar ve iman, edeb ve erkân, tevella ve teberra, güvenin ve sevenin toplandığı, Hakk’a temanna ve Hakk’ın tecelli yeridir….”
Erenler seni de ceme götürür
Kalmış işlerini anda bitirir
Gördüm Hak evinde mihman oturur
Mihmanın gözüyle görebilirsen
Pir Sultan ABDALKaynak:
1-Seyid derviş Tur, Erkanname
SORU:Aleviler Abdest alır mı? Tarikat Abdesti nedir? Kur’ani dayanağı nedir?
“….. Ey iman edenler! İbadet etmeye niyetlendiğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz. ”(Maide suresi-6)
Degerli canlar,
Aleviliği kabul eden cana önce Tarikat Abdesti aldırılır.
Sonra İkrar cem-i düzenlenirdi.a) Ellerini yıkatırken ” Ey Talip! Ezelden bu ana gelinceye kadar Tanrı’nın yasak ettiklerine el sürdünse cümlesinden arı olmak için ellerini yumak Cenab-ı
Resul’un sünneti seniyesidir YIKA!
b)Burnunu yıkatırken “Ey Talip! Elest-i Bezmin’nden bu ana gelinceye kadar kokladığın iğrenç kokuların giderilmesi için burnuna su vermek Muhammed Mustafa’nın sünneti seniyesidir. YIKA
C) Yüzünü yıkatırken “Ey Talip! Ezelden bu ana kadar yüz kızartıcı işlerin cümlesinden arı ve beri olmak için yüz yumak Cenab-ı Hakk’ın Farzıdır. YIKA!
D) Kollarını Yıkatırken: “Ey talip! Bu ana gelinceye değin kol sarmış olduğun yasaklarının cümlesinden temizlenmek için kollarını yumak Cenab-ı Hakk’ın farzlarındandır YIKA!
E) Başını mest ettirirken: “Ey talip! Baş abanın en değerlisidir. Gövde insanı tasıyıcı, baş bilip anlayıcıdır. Akıl ve fikir başta gerekir. Bu ana değin akılsızca yaptığın işlerin, işlediğin suçların cümlesinden arı ve beri olmak için basını YIKA!… Bu dahi Cenab-ı Hakk’ın farzlarındandır.
F) Ayaklarını yıkatırken: “Ey talip! ezelden bu ana kadar Tanrı rızasına uymayan günah ve suça götürür yerlere vardın ise cümlesinden arı ve beri olmak için ayağını mest edesin. Bu dahi Cenab-ı Hakk’ın Farzıdır.
Rehber kurulanması için talibe havlu verirken: ” Ey Talip! Ervah-ı Ezelden, Nahn-ü Kasemnadan bu yana gelinceye kadar işlemiş olduğun şirk ve hatadan, masiva çamurundan silinip pak olmak içindir. SİL!”
Ardından “Ey talip! Bu yıkanan yerleri temizlemekten maksat, bu uzuvların ile yapılmış suç ve başkaldırmaların var ise seni bunlardan temizlemek içindir. Bu abdest, İmam Cafer-üs Sadık Erkanındandır.
Cenab-ı Hakk Erenler Abdestinde Sabit, Kadem eyleye Allah Eyvallah.
HÛ DOST”Maide Suresi’ni Sünni/Şiiler zahiri olarak yorumlarlar. Onlara göre ibadet vakitlidir, Allah belli vakitlerde anılır ve zikredilir. İbadet yapılmadan önce de cismen temizlenerek Allah’ın huzuruna varılır. Sonra insanlar Allah’ı bırakıp günlük koşuşturmacalarına ve işlerine dönebilirler. Dolayısıyla Allah’ın anılmadığı zamanlarda temizlik şart değil, kirli olunabilir. Temiz olunmasına gerek yoktur.
Maide Suresi’nin Alevi-bektaşi Batıni yorumu ise,
Ayeti İslama giriş töreninde aldırılması gereken abdest olarak yorumlar, bu nedenle Alevi-Bektaşi erkânında İkrar ceminden önce Yola kabul edilen her Can’a Yukarda sunduğumuz abdest Pir Nezaretinde rehber tarafından aldırılır.
Alevi-bektaşi İslam ekolünde İbadet belli vakitlerde camide yapılan değildir. Mü’min yani Alevi-bektaşi DAİM Salat ve Zikir üzre olandır… Allah’ı 5 vakitte yada 3 vakitte zikreden değil, her an zikredendir.
Yukarıdaki cümlede bir sır saklıdır. “DAİM” sürekli, kesintisiz anlamlarına gelir. Yani bir can İKRAR verdiği andan itibaren Mü’min kabul edilir. İkrar ceminden önce Bir kez abdest aldırılır. Bu Kur’an daki Abdestir (Artık Birey Yola girmiş gelmiş geçmiş maddi ve manevi pisliklerden arınmış kabul edilir. Artık Tarikat abdesti alan can her daim dilinde Hakk-Muhamme-Ali salatıyla (Duasıyla) yaşar. Yani her an temiz olmak gerekir. Her an temiz giyinmek gerekir. Zahiri anlamda temizlik sadece cem’e gelince değil hayatın her anında şarttır artık.
Alevi-Bektaşi, Yaşamın her anında Allah iledir. Salât ve zikir devamlı olduğu için temizlikte devamlıdır. Temizliğin İmandan olması…” Bu anlama gelir. Hakk-Muhammed-Ali yolu, ibadeti belli zamanlarda değil kulun her nefes alışında, her hareketinde, ister. Bireyin yaşamının her safhasında Allah’ı anmak esastır. Şimdi salât ve zikir daimi ise temizlikte daimi olur. Belli vakitlerde temizlenmek diğer vakitlerde pis olmak Ayetin zahiri yorumlanması olur ki bu bizi yanlışa götürür.
Bu bağlamda Beden temizliği şart olmakla birlikte sadece, belli inanç grubundaki insanlara da (sadece Sünni /şii) ait değildir, aksine bütün inanç gruplarındaki insanlar tarafından da bedensel temizliğe önem verilir. Hakk aşığı Yunus’un şu sözleri buna güzel bir örnektir.
“Sanma ki herkes bunu bilmez değil
Yetmiş iki millet dahi elin, yüzün yumaz değil.”Kuşkusuz Maide suresindeki Abdest esas itibariyle lin yüzün yıkanmasıyla ilgili değildir.. Bu zahiri yorumun ötesinde, Öz Önemlidir. Yukarda ayet tefsirinden sonra gösterilen,Tarikat Abdest’in Batıni anlamı daha önemlidir. mana olmadan şeklen kılınan namaz/niyaz bir anlam ifade etmeyeceği gibi, Abdestinde şeklen alınması da mana aleminde bir şey ifade etmez
HACI BEKTAS-I VELİNİN dediği gibi,
“…..Şu şişeyi görüyor musunuz? İnsan bir şişeye benzer; bu şişenin içi pislikle doluysa bunun ağzını kapatıp ta çeşmenin altında yüzlerce kere yıkasanız da bu temiz olamaz, o zaman yapılacak iş nedir?
Bunun kapağını açmak, pisliği dökmek, şişenin içini yıkadıktan sonra da dışını yıkamaktır….”DERLEYEN: Serkan HORUZ
-
Celal Abbas Ocağı Secereler-3
Ceddin hakkı için unutma bizi
Gündüzde gecede zikredem sizi
Size yol değildir dağ-ova-yazı
Çağırdığım Celal Abbas gel yetiş Dursun DEDE
Celal Abbas Ocağı tarihine ilişkin, Ocakzade Dede ve Pirlerinin ekseri çoğunluğu soylarını Hz. Celal Abbas’ın soyuna dayandığını ifade etse de, Özellikle Erzincan ve Tunceli yöreleri başta olmak üzere, bu görüşe katılmayan Celal Abbas ve Ali ( Eli) Abbas Ocağı mensupları da mevcuttur.
Öncelikle ifade etmek gerekir ki, hemen hemen bütün ocakzadeler, Ali Abbas ve Celal Abbas ocaklarının aynı ocaklar olduğunu kabul ederler. Fakat fikir ayrılığının yaşandığı nokta, Ocağın soyundan geldiği Ulusu ( Atası) kabul edilen Celal Abbas’ın kimliği üzerinedir.

Bu bağlamda birinci görüşe göre;
Celal Abbas Ocağı, On iki İmamlar’dan yedinci İmam, İmam Musa el-Kâzım bin Câʿfer es-Sâdık’ın soyundan gelir. Ocağın Atası ( Ceddi/Ulusu) kabul edilen Celal Abbas’ın (Ali/Eli Abbas) Hz. Ali’nin oğlu Kerbela Şehidi olan Hz. Celal Abbas olmadığını sadece isim benzerliği olduğunu ileri sürerler. Bu görüşün temel dayanağı ise, Celal Abbas Ocağı’nın Ulularından kabul edilen aynı zamanda Tunceli Ovacık Kedek köyünde Türbesi de Bulunan SEYYİD HACI MAHMUT’un SEYYİDLİK SECERESİ OLDUĞU ifade edilir.




Celal Abbas’ın kimliği üzerine olan ve genel kabul gören ikinci görüşe göre ise; Celal Abbas ve Ali Abbas aynı kişilerdir. Hz. Ali’nin Kerbela’da şehit olan oğlu üzerinden yürüyen soydur. Nitekim Ocağın Elazığ Kolu mensuplarından olan Seyyid A. Fethi ERDOĞAN’a ait soy seceresi bunun delili olarak ortaya konulur.
Söz konusu secere Mehmet YAMAN ve Prof. Dr. Alemdâr Yalçın tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiş HACI BEKTAŞ VELİ Araştırma Dergisi’nin Eylül-2001 sayısında (Sf.17) yayınlanmıştır.
Halk arasında Celal Abbas Olarak tanınan Ocak Atası ( Ulusu), birçok kayıtta, Abbas bin Ali olarak yer alır. Celal Abbas’ın halk arasında yaygın olan bir diğer ismi de Şah Ali Abbas olarak bilinir. Sonuç olarak tüm bu adlandırmalar aynı kişiyi ifade etmektedir.
Seyyid A. Fethi Erdoğan dede’ye ait Celal ABBAS Ocağının soy atasına ilişkin, tercüme edilen secereye göre;
Celal Abbas Ocağı mensuplarının soylarının Şah Ali Abbas Hazretleri’nin birinci evladı Koç Haydar oğlu Şah Cüneyd, (Esseyyid Ali kökünden) Kerbela Çölü’nden sökün edip Horasan’a, oradan da Buhara, Erdebil, Kars, Ardahan ve Durnik üzerinden Pertek-Coravan Köyü’ne uğrayarak Harput’un Mığı köyüne yerleşmişlerdir.
Oradan da göç edip Erzincan’ın Kiştim köyüne yerleşmiş. Şah Cüneyd’in soyu Kiştim’de çoğalarak Kemah Terkiloh, Ardusi, Sürek ve Süleymanlı köylerine dağılmıştır. Bu ocak mensuplarının bir kolu Pülümür Brastik ve Mığı, Pertek Coravan ve Ovacık Kedek köyüne göç etmiş. Pülümür’ün Mığı köyü daha sonra Elazığ’a bağlanmış.
Kedek ve Coravan’daki Ali Abbaslar, daha sonra Elazığ’a göç etmişler. Mığı’ya yerleşen Seyyit Abdullah ve kardeşi Seyyit İbrahim, hicri 1263, miladi 1846 tarihinde Seyyit Abdullah Dergahı’ndan bir soy şeceresi alıp, bu şecereyi Şahin Baba Dergahı ve Necef’deki İmam Ali Dergahı’na onaylatmışlar.
Sonuç olarak, birçok bilimsel araştırmaya da kaynaklık eden bu secereye göre, Celal Abbas ve Ali Abbas Ocakları aynı ocaklar olup, Kerbela şehidi Hz. Celal Abbas’ın soyundan gelir.
Derleyen : Serkan HORUZ
Kaynak:
1- Cengiz Erzincan, ” Seyyid Hacı Mahmut Seyyidlik” Seceresi.
2-Ali Kemali (1932): ERZİNCAN TARİHİ: TARİHİ, COĞRAFİ, İÇTİMAİ ETNOGRAFİ, İDARİ İHSAİ TETKİKAT TECRÜBESİ, İstanbul, Resimli Ay Matbaası
3- Doç Dr Ali YAMAN, Anadolu Aleviliği’nde Ocak Sistemi ve Dedelik Kurumu
4-Velî Saltık, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi 2009 / 52 172 TUNCELİ’DE ALEVÎ OCAKLARI
5-Prof. Dr. Alemdâr YALÇIN, HACI BEKTAŞ VELİ Araştırma Dergisi’nin Eylül-2001, s. 17
-
Celal Abbas Ocağı Secereler-1

Celal Abbas Ocağı’na mensup farklı illerde yaşayan Seyyid nesli Ocakzadelerin ellerinde, geldikleri soya/ayrıldıkları kola göre farklılaşan secereler mevcuttur.
Secereler incelendiginde iki farklı görüşün olduğu gözlemlenmektedir bunlar:
1- Hz. CELAL ABBAS’ın oğlu Ubeydullah üzerinden yürüyen soy; bu görüş, Ocağın Erzincan kolu Seyidleri (HOROZ/HORUZ ) tarafından savunulur. Ve secerelerinde yer alır.
2- CELAL ABBAS Ocağı’nın, Hz. Celal Abbas ile sadece isim benzerliği olduğunu savunan ikinci görüşe göre ise, Celal Abbas Ocağı seyidlerinin, Horasan’dan 12 İmamlara dayandığını, soylarının Imam Musa-ı Kazım’ a dayandığını savunur. Bu görüşe ait soy şeceresi, Tunceli/ Ovacık Kedek köyünde de Türbesi de yeralan Seyyid Hacı Mahmut’a ait olan secereye dayanır. Celal ABBAS Ocağı ceddi kabul edilen Bu Seyidimiz, Erzincan, Çorum ve daha birçok ildeki Ocak mensuplarının atasıdır
Ocağın farklı illerdeki mensuplarına ait bu secereler ve Ocak mensubu pirlerin bu söylemleri dikkatlice incelendiğinde, aralarında sadece isim benzerliği olan farklı ocaklar olduğu düşünülebilir.
Aşağı da sunduğumuz ve Türkiye’ de Ocak mensuplarının birçoğunun üzerinde fikir birliği ettiği ve soyunu dayandırdığı ilk seceremiz şöyledir:
Kerbela Şehitlerinden olan Hz. Celal Abbas’ın soyu, Hz. Zeynep ve Zeynelabidin ile birlikte Şam’a sürülen, Ubeydullah üzerinden yürüdüğü kabul edilir:
Horoz/Horuz Ailesi soy seceresi Hz. Celal Abbas’a Buradan Hz. Ali’ye ve Hz. Muhammed’e dayanır. Aile yakın zamana kadar dedeleri vasıtasıyla cem düzenleyen bir ocaktır. Erzincan koluna ait soy seceresi aynı zamanda Çorum bölgesinde bulunan Ocak mensuplarına da kaynaklık eder. Celal Abbas Ocağı Erzincan Ve Erzincan’dan Ayrılan Ocakzade Aileler. Kaynak: Ocak Mensubu: Cengiz ERZİNCAN/Serkan HORUZ
Şimdi Erzincan Çağlayan ( Cencige) Horoz/ Horuz Ailesinin soy seceresini verelim:
1-İmam-ı Ali-el Mürteza
2-Celal Abbas ( 5 evladı olmuştur..)
1-fazl bin Celal Abbas………soyu sonradan kesilmiş…
2-kasım bin Celal Abbas……..
3-Hasan bin Celal Abbas…….
4-Ubeydullah bin Celal Abbas…….soyunu devam etiren evladı.
5-Muhammed bin Celal Abbas……Kerbelada şehit..
Ubeydullah bin Celal Abbas’ın…Hasan isimli oğlu ve 2 kızı olduğu biliniyor…
Hasan bin Ubeydullah’ın ise :6 oğlu olmuştur.
1-Cafer bin Hasan
2-Abbas bin Hasan
3-Ubeydullah bin Hasan
4-İbrahim bin Hasan
5-fazl bin Hasan
6-Hamza bin hasan
Abbas’tan,
Hamza’dan
Fazl dan
İbrahim’den… Nurlu soyun günümüze kadar geldiği biliniyor..




Erzincan….(Kalececik köyü.. sonradan Çağlayan köyü’den olanlar Abbas soyundan gelirler…)
Ocağın yakın zaman Erzincan Kanadı…
*** II. Abdülhamid dönemi, Alevi dedeleri/seyidleri hakkında çıkarılan idam fermanları nedeniyle, Ocak ileri gelenlerinden bir kısmı önce Erzincan’nın kalecik Köyüne daha sonra ise Çağlayan köyüne yerleşmişlerdir.
** Kalecik köyünde, Seyid Hüseyin (Sed Hüseyin)
** Seyid Mü’min Dede
** Seyid Halil ve İbrahim Dede’ler.
** Ocak Cumhuriyet ilanıyla daha sonra Horoz/ Horuz soyadını aldı.
**Ocağın 1920- ile 1950 arası dede-baba- postunda oturan seyidler:
Seyid Zeynel abidin dede- (Seyid zeynal dede)
Seyid Mehmet Dede, Seyid Hüseyin Dede’dir. Seyid Hasan (Horoz) dede, Seyid Veli dede (Horoz), Seyid Cemal dede (Horoz) 1970’lere kadar yaşayan ve Ayin-i Cem yürüten dede’lerdir.
Celalabbas Erzincan Kolu Seyyid Veli Dede (HORUZ)
Pupu Ana (HORUZ)
** 1900’lü yıllarda Halil ve İbrahim dede’ler Manisa’nın soma ilçesine bağlı Kozağaç beldesine göç eylemiştir.
Adlarına Türbe vardır ve Ziyaretgahdır
** Ocağın bir Koluda Çorum’a göçmüştür. Buradakiler ise “Erzincan” soyadını almışlardır.
CELÂL ABBAS OCAĞI İCAZETNAME VE HÜCCETLER:
■Celal Ali Abbas Kiştim Ocağı’na ait 1614 Tarihli
Seyit Ali Dede ve Seyit Yusuf Dede adına düzenlenmiş Hüccetleri (İcazetname) :
☆■☆Celal Ali Abbas Kiştim Ocağı’na ait 1614 Tarihli
Seyit Ali Dede ve Seyit Yusuf Dede adına düzenlenmiş Hüccetleri (İcazetname) :
SEYYÎD YUSÛF’UN HÜCCETİ
Mühür: Çemişgezek Nakîbî (Genel transkript yapılmadı)
Bâz aslı ve nesli sâdâttan olub elimizde Nakîbu’l Eşrâf hazretlerinden şecereleri olub nazar olmanın dediklerinden nazar olundukta es-Seyyîd Yusûf b. es-Seyyîd Câfer ve Seyyîd Ali ve Seyyîd Leşkerî lî ibn-i es-Seyyîd Yusûf b. es-Seyyîd Pîr Bâd olub ve Seyyîd Pîr Bâd lî ibn-i es-Seyyîd Muhammed lî ibn-i es-Seyyîd Ahmed nesl-i Zeynû’l-Âbidîn divân-ı sâdâttan olub mümâileyh es-Seyyîd Ali ve biraderi es-Seyyîd Pîr Bâd Ebnâ-u es-Seyyîd Abbâs lî ibn-i es-Seyyîd Hamza lî ibn-i es-Seyyîd Muhammed lî ibn-i es-Seyyîd Ahmed ve nesl-i Zeynû’l-Âbidîn divân-ı sâdâttan oldukları Nakîbu’l-Eşrâf hazretlerinin mümza (imza) ve mühürlü şecerelerin mestur ve mukayyîd bulunmağın şecere-i şerîfe sicil-i mahfuza kayıt olunduktan sonra mezbur es-Seyyîd Ali ile biraderi Pîr Bâd sâdâttan oldukları zahir ve ayân olmaları müşâhede olduğu ecilden (açılmadan?) mezburlar ki sâdâttan olmaları hüküm olunub bu huruf lî ecl-i et-temekkür ketb ve tahrir olunub talibi yerine va’z olunduğu lede’l-hace müzekker … olacağı müzakere ve haririni? evâil-i cemaziye’l-ulâ sene selâse işrîne elfe (Hicrî 1023 / Miladî 1614)
Şahidler:
es-Seyyîd Hayderî
es-Seyyîd Zeyne’l-Âbidîn
Mollâ Muhammed
Mollâ Hasan
Mollâ Çelebî
Mollâ Çelebî (Diğeri)
es-Seyyîd Hüsameddîn
es-Seyyîd Mazlûm
Mollâ Hamdî
Velî (Sıfatı Yok)
el-Hac Ömer
Mollâ Velî
TRANSKİRİPT YAPAN : DOÇ. DR. KORKMAZ ŞEN HOCA
ŞEYH HASANLI MUHAMMED CAN DELİCE
■☆■SEYYÎD ALİ’NİN HÜCCETİ
Vech-i tahrir-i huruf oldur ki Seyyîd Ali b. Seyyîd Abbâs b. Seyyîd Hamza b. Seyyîd Muhammed b. Seyyîd Yusûf nâm kimesneler sahihu’n-neseb olmaları asitane-i saadette mahfuz olan cedd-i âlânın evlâd defterine nazar olunub mezkurunun esmâları defter-i sâdâttan olub es-sahihu’n-neseb olduğunu mîn kullî vücûh mâlumumuz olmağın ya da / yine? irsal vazı’ … bâ’de’l-yevm alâ münzâ? izhâr velâdet eyleye kimesne mani’ ve müzahim olmayub mücîb-i temessükle âmil ola…
DERLEYEN: CELAL ABBAS OCAĞI MENSUBU İBRÂHİM AKGÜL& Serkan HORUZ
Celâl Abbas Ocağı’nın kökenini 12. Imamlar’dan Imam Zeynel Abidine dayandırır görüşler de mevcuttur. Örneğin Erzincan Kiştim Celal Abbas Ocağı mensuplarının elinde bulunan hüccetname buna örnektir. Zira bu hüccet Osmanlı İmp kuruluş yıllarına kadar giden oldukça eski bir hüccettir.


Hüccet hakkında detaylı bilgilendirme için aşağıdaki blog sayfasında girebilirsiniz

Derleyen: Serkan HORUZ
-
Celal Abbas Ocağı Secereler-2
Celal Abbas Ocak tarihi – Secereler-2-
Celal Abbas Ocağı Erzincan kolu tarihi üzerine Ocak Seyyidleri ve ileri gelenlerinin anlatımına göre;

Celal Abbas Ocağı Erzincan kolunun kökeni, gerek Ocağın ileri gelenlerinin söylemleri ve gerekse Osmanlı arşivleri doğrultusunda El-Aziz (Elazığ) Merkez Köylerinden Mığı (Sedeftepe) köyünden gelindiği ortaya çıkmaktadır. Nitekim halen El-Aziz (Elazığ) Mığı Köyünde oldukça kalabalık Celal Abbas ocağı mensupları, dedeleri ve talipleri vardır. Ve aktif bir cem evi de mevcuttur.
Celal Abbas Ocağı Erzincan Kolu Tarihi
Ocağın Erzincan kolunun kökeni Tunceli Ovacık Kedek köyüne (Koyun gölü) dayanır. Gerek Osmanlı arşivleri incelediğinde ve gerekse Kedek (Koyun gölü)’den yakın zamanda Hakk’a yürüyen İmam Göğen ( Ölüm: 14 Eylül 2020) Dedemizin anlatımları;
3
İMAM GÖĞEN DEDE (Ö: 14 Eylül 2020)
Ocağın Erzincan kolunun Ovacık Kedek köyüne 1500’lü yılların başında El- Aziz ( Elazığ) üzerinden gelindiği yönündedir. Yalınız bunun ilk değil ikinci veya üçüncü geliş olduğu yönünde de anlatımlar mevcuttur.
Celal Abbas Ocağı’nın 1500’lü yıllarda ayrılış nedenlerinin ise özellikle, Osmanlı/Safevi (Yavuz- Şah İsmail) çatışması olduğu düşünülebilir. Söz konusu dönem incelendiğinde bölgenin çoğunluğunun Alevi/Kızılbaş olduğu ve Alevi Pirlerinin Erzincan Sarıkaya mevkiinde Şah İsmail ile Alevi/Kızılbaş Türk devleti Kurmak amacı ile toplandıkları buna karşın Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim’in Bölgeyi Şafii Kürt beylerinin yönetimine verdiği bilinmektedir. Özellikle bu tarihlerde İdris-i Bitlisi, Alevi/ Kızılbaş katliamlarına giriştiği, birçok sürgünlerin ve katliamların, trajedilerin yaşandığı herkesin kabul ettiği bir vakıadır.

Celal Abbas Ocağı’nın Kedek Tarihi üzerine ikinci benzer anlatım ise, Ocağın Erzincan kolu üzerinden Çorum’a yerleşen Seydali (Seyyid Ali) CEYHAN Dede’nin anlatımına dayanır. Seydali CEYHAN dede’de, Celal Abbas Ocağı Erzincan kolunun Elazığ üzerinden birden fazla kez gelindiğini ve Ovacık/Kedek köyünden Erzincan’a ve diğer illere göç ettiklerini ifade etmektedir.
Tunceli Ovacık/Kedek Köyünden Erzincan’a ise iki ayrı koldan ve değişik zamanlarda geçiş yapılmıştır. Bunlardan ilkinin Kemah ve İliç ilçeleri üzerinden olduğu kabul edilir. Nitekim Celal Abbas Ocağının, Kemah/ Terkiloh köyünde yerleşik, Hamza ÖZYILDIRIM Dede ve İliç/Nordun’lu Zeynelabidin ÜLKER Dedelerin anlatımları ile İmam Göğen Dede’nin anlatımları benzeşmektedir.





ÖZYILDIRIM ve ÜLKER Dedelerin anlatımlarına göre; 1700’lü yılların sonlarında, O tarihlerde Ovacık Kedek Köyü Celal Abbas Ocağı ileri gelenlerinden Hacı Mahmut Dede ve ailesinin, Mercan boğazını takip ederek Erzincan bölgesine geçildiğini, Hacı Mahmut Dede’nin burada evlendiğini İbrahim Çelebi ve Mahmut Çelebi isimli iki oğlu olduğunu ve Bu soy üzerinden yürüyen soyun, yukarı ve aşağı Hacı Mahmut Dede Takım ailelerinin oluştuğunu söyleyebiliriz. Nitekim Osmanlı Nüfus kayıt arşivleri incelendiğinde anlatımların benzeştiği görülmüştür.

Celal Abbas Ocağı’nın Kemah kolunda yer alan bir başka seyyid nesli aileler ise, Ejdar Dede ve Yusuf dede takımıdır. Bu seyyid nesli ocak zadelerin soyu da Ovacık Kedek köyüne dayanmak ile birlikte farklı zamanlarda ayrılmışlardır.
Tunceli Ovacık/ Kedek Köyünden son ayrılış ise, 1800’lü yılların sonlarına rastlamaktadır. 1800’lü yılların sonlarına rastlayan bu dönem Osmanlı İdaresinin zayıfladığı, Dersim bölgesindeki Ağaların Seyyidler üzerine olan baskıları, Kürt ve Ermeni isyanlarının olduğu kaotik bir dönemdir. Söz konusu dönemde 2. Abdülhamid’in (Hamidiye Alayları) Alevi/Kızılbaş ve Ermeniler üzerine Şafii kürt beylerini gönderdiği tarihsel gerçeklerdir. Ve yine bölge halkının şafaklı olarak adlandırdığı, Şafii inancına mensup Kürt beylerinin baskıları yanında Feodal ağalık düzeninin de yerel halk ve seyitler üzerinde oldukça etkili olduğu, o dönem yaşlılarının anlatımlarıdır.

Celal Abbas Ocağı Seyyid’lerinden Hasan HORUZ
Celal Abbas Ocağı mensubu Seyyid Celal HOROZ ve Hasan Horuz’un anlatımlarına göre; Ovacık/Kedek köyünden ilk olarak, Erzincan Kalecik köyüne sonrasında ise, Çağlayan köyüne gelinmiştir. Celal Abbas Ocağı’nın Kalecik/ Çağlayan kolu Seyyid Hüseyin (Sed Hüseyin) Seyyid Mü’min Dede ve Seyyid Halil ve İbrahim Dedeler üzerinden yürümüştür(1850/1950).
Celal Abbas Ocağı Erzincan kolu soyadı kanunu çıktıktan sonra HOROZ/HORUZ soyadını almıştır. Ocak 1970’li yıllara kadar, aktif olarak Cem Erkanını yürütmüştür. (Seyyid Zeynelabidin ( Seyyid Zeynal dede) Dede , Seyyid Mehmet Dede ve Seyyid Hüseyin , dedeler), 1950 sonrasında, ise Seyyid Cemal HORUZ, Seyyid Veli HORUZ dedeler, özellikle Günbağı ( Kismikor), Muğaçur ( Tatlısu) , Kadağan başta olmak üzere taliplerini ziyaret etmiş görgü cemleri yürütmüşlerdir.
Derleyen: Serkan HORUZ
KAYNAK:
1. Celal Abbas Ocağı mensubu Seyyid Cengiz ERZİNCAN’nın saha araştırmaları, ses kaydı, notları ve Osmanlı nüfus arşivi tetkikleri
2. Erzincan Çağlayan beldesi Celal Abbas Ocağı mensubu Seyyid Hasan HORUZ ve Celal HORUZ, İsmail HOROZ’un sözlü anlatımlarına dayanan notlar.
-
Şecere ve Hüccetlerin Hikayesi
BİSM-İ ŞAH ALLAH ALLAH
“…İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
AL-İ İMRAN SURESİ-104
CELAL ABBAS OCAĞI, Erzincan KİŞTİM Ocağı mensuplarına ait olan şecere, diğer secerelerden farklı olarak Celal Abbas Ocağı’ ın kökenini Imam Zeynel Abidin’e dayandırır.

Seyit Ali ve Seyit Yusuf Dede’nin hüccetlerinin orijinalinin kopyası asagidaki görselde incelenebilir:
Cami resimli olan Seyit Ali’nin, diğeri ise Seyit Yusuf’un hüccetidir.
Şecere 4 bölümden oluşuyor: Soy silsilesi, vakfiye, seyitname ve ocağa bağlı aşiretler.
Secerenin önemi, Osmanlı Imporatorlugu’nun kuruluş tarihinden 9 yıl sonrasına dayanmasıdır. Bu özelligi ile Celal Abbas /Ali Abbas Ocağı Anadolu’daki Alevi Ocaklarının ilki olması yönünden de önemi büyüktür.


Yukardaki Şecere ve hüccetlerin bir diğer önemi ise, Celal Abbas /Ali Abbas Ocağı’nı Hz. Ali’nin Kerbelada şehit olan Ümmül Benin’ den olan (Fatıma Ana) üvey oglu Hz. Celal Abbas yerine Imam Zeynel Abidin soyuna dayandırmasıdır
Osmanlı’nın kuruluşundan 9 yıl sonra ilk tasdiği yapılmış. 1309 Tarihli Soy seceresi orijinal nüsha




















Osmanĺı Tahrir defteri 1591 Tarihli kayıtta ise Kiştim mescidine ( Celal Abbas Ocağı)iliskin aşağıdaki bilgiler yer alır

Allah Eyvallah
Kaynak: İbrahim AKGÜL/Haydar AKGÜL ( Erzincan Kistim Celal Abbas Ocağı Evladı-mensubu)
Hazırlayan : Serkan HORUZ
-
KAZA VE KADERE İMAN ALEVİ/BEKTAŞİ BATINİ YORUM

Sünni islam ekolü, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini kabul eder. Lâkin bu anlayış Alevi-Bektaşi inancında KÜFR’ÜN VE ŞİRKİN Ta kendisidir.
Alevi-Bektaşi’nin Amentüsü “ Hayrihi ve şerrihi” değil, aksine “Hayrihi ve adaletihi min Allahu Teala” dır.
Şer Allah’tan gelmez, ancak beşeri zaaflardan ortaya çıkar. Şerrin Allah’tan geldiğini ileri sürmeyi Alevi-Bektaşi büyük hata kabul eder. Çünkü Allah insanı şuurlu bir varlık olarak yaratmıştır, iyi ile kötüyü, sevap ile günahı tercih kişiye aittir.
Nitekim, yüce Allah Kur’an-ı Kerim’ de şöyle buyurur:

Şûra Suresi-30 ‘…İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah’tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindendir…
Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi,79. Ayet
Kim hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kötülük yapan da kendi aleyhine yapmış olur. Sonunda Rabbinize döndürülürsünüz.
Kur’an-ı Kerim, Casiye Suresi, 15. Ayet
Hayır ve Şerr, fayda ve zarar, ve bunlardan üreyen günahları, zulümleri, küfrü ve benzeri şeyleri Tanrı’ya isnat etmek KAZA VE KADER Tanrı’nın ürünüdür demek, Yezit ve Muaviye’nin islam anlayışıdır. Şöyleki; Emeviler, Ehl-i Beyt’e ve İmam Hasan ve Hüseyin’e ve 12 İmam’lara yapılanlardan kendilerini kurtarmak ve masum göstermek için, kaza ve kader anlayışını ortaya attılar.
Sünni-islam anlayışına göre:
“…Fayda ve zarar, hayır ve şerr, Tanrı’nın kaza ve kaderi ile olup, rızası ile değildir. Çünkü Hz. Adem ile şeytan; su ile ateş; cehennem ile cennet; dirilmek ile ölüm; saglık ile hastalık;iman ile küfr, itaat ile itaatkarsızlık;sevgi ve düşmanlık; Hz Muhammed ile Ebu cehil, kafir ile müslüman… hep Tanrı’nın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Tanrı bunların hepsini kaza ve kadere bağlamıştır….”
Degerli Canlar…
“…Şerr ile isyan, küfr ile fısk Allah’ın kaza ve kaderi iledir, ama rızası ile değildir” demek hem imkansız hem boşunadır..
Çünkü;
“… bir hakim hüküm verdiği zaman, onun bu hükmünde rızası olmaz mı hiç? Aksi halde Tanrı’ya acizlik, ikiyüzlülük ve başarısızlık isnadı yapılmış olur. Halbu ki Yüce Allah’ın zatı böyle sıfatlardan, niteliklerden temiz ve münezzehtir. Böyle düşünenler küfre ve yalana batmış, olduklarından dolayı,
Kafirin küfrünü ve şerrini, KAZA VE KADERE bağlayıp, kabahatlerini örtmek için böyle düşünceleri edinmişlerdir.Hatta ” bunları bize yaptıran Allahtır. Allah istemeseydi dal bile kıldamazdı.” diyerek yaptıkları kötülükleri Allah’a isnat etmişlerdir.
Sünni Ekol kaza ve kaderi aşagıdaki ayetlere dayandırır.
Zümer suresine“… Tanrı herşeyi yaratandır, herşey O’nun Yanında muhafaza edilmiştir.” Zümer Suresi ayet 62.
“…. Tanrı kimi dilerse sApıklığa, kimi dilerse hidayete sevk eder... Nahl Suresi 93″
“… Tanrı Kimi dilerse onu doğru yola iletir. Bakara 142. ayet”
“… Tanrı, onların hem kalpleri hem de kulakları üstüne mühür başmış, gözlerinin üzerine bir de perde çekmiştir. Bakara 7.”
Öncelikle Degerli Canlar;
Zümer suresi’in orijinalinde geçen, “KÜL KÜLLİN MİNİNDİLLAHİ” ayetinin zahirine bakıldığında; Herşeyin yapıcısı ve yaratıcısının Tanrı olması gerekir. Oysa bu düşünce yani hayır ve şerrin Allah’tan gelmesi şeytanın gidişatıdır. Buradaki “KÜLL” SÖZCÜĞÜNÜN “BAZI” anlamı taşıdığının bilinmesinde yarar vardır.
Nitekim, benzer şekilde Hz. İbrahim (as.) in öyküsünde, Bakara suresinin 260. ayetinde “KÜLL” SÖZCÜĞÜ “BAZI ” ANLAMI taşımaktadır. Yine Neml suresinin 23. ayetinde belkıs olayında “KÜLL” SÖZCÜĞÜ yine bazı anlamı taşıdığı kolaylıkla görülür.
“…. Tanrı kimi dilerse sapıklığa, kimi dilerse hidayete sevk eder… Nahl Suresi 93″[/b]
Ayeti ise; zahir anlamın aksine, burada geçen “HİDAYET” sözcüğünün iki anlamı vardır:
Birincisi; irşat ve beyan, diyeri ise lütuf ve ihsan ” bağış” anlamına gelir. Her ikisi de bütün insanlar için, gerek mümin =iman eden, gerekse kafir “inanmayan” hakkında çoğul anlamını taşır.
Yüce Tanrı müminlere bağışladığı lütfu, irşadı, peygamberler göndermesi, kudret ve imkan vermesi,akıl ve buna benzer şeyleri kafirlere de bağışlamıştır. Böyle olmasaydı. o zaman, kafirler Tanrı’ya:
“..Ey Tanrı’! Sen bizim göz ve kulaklarımızı mühürleyip hakkı “gerçeği” görmek ve işitmek kuvvet ve kudretini vermedin” dediklerinde Tanrı’nın kafirlere karşı sorumlu olması gerekirdi.
Halbu ki Tanrı, Nisa suresi ayet 165 te“… Ta ki Peygamberlerden sonra insanların Tanrı’ya karşı bahaneleri olmasın…” Yani; peygamberleri, insanların bana karşı bahaneleri olmaması için gönderdim. Çünkü kullarıma delil ve burhan getirmek benim Tanrısal hakkımdır. …
Bu nedenle buradaki hidayetten maksat, Tanrı’nın lütfu’nun çokluğudur. “Hidayet’i İlahi” , Tanrı’nın lütuf anlamını taşımaz olsaydı, Allah’a imanı olmayanları imana çağırmak beyhude olurdu…
“…. Tanrı kimi dilerse sapıklığa, kimi dilerse hidayete sevk eder… Nahl Suresi 93”
Kur’anın orijinalinde gecen “delalet” sözcüğünün asıl anlamı, yukarıda verildiği gibi… helak “sapıklık” olarak kullanılır… Ama “delalet” sözcüğü, Yüce Tanrı’ya isnat edildigi zaman HELAK “ÖLÜM” VE AZAP “İŞKENCE” anlamını taşır…
Benzer şekilde… “..Tanrı, zalimleri delalete uğratır.. İbrahim suresi 27”
Burada geçen Tanrı’nın delalete uğratması, yani zalimlere işkence verilmesi demek olur. Zalim olduklarından dolayı….Kötülük Tanrı’dan değil yani onun dışındadır. Yine aşağıdaki ayetleri ibretle izleyelim:
“… And olsun ki şeytan içinizden birçok halkı saptırmıştı.. Yasin , 62″
yani şeytan , sizin aranızdan pek çoğunu doğru yoldan ayırmıştır.
Yine benzer şekilde… “.. Firavun, milletini saptırdı, doğru yola iletmedi. Taha suresi 79″
Yüce Tanrı kullarını saptırıp yoldan çıkartsaydı, bu isnadı kendisinden başkalarına isnad etmezdi.
Bu nedenle yukarıdaki ayetlere kimi sünni ekollerin getirdiği anlamlar KÜFRDÜR ALLAH’A ŞİRK KOŞMAKTIR.
Ebu Hanife ( Numan) , İmam-ı Cafer-i Sadık hazretlerine sordu:
– Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini, onların arzusuna bırakmış mıdır?
– Allahü teâlâ, rübubiyetini, [yaratmayı] kullara bırakmaz.
– İnsana, işleri zor ile mi yaptırıyor?
– Allahü teâlâ adildir, zorla günah işletip, sonra da cehenneme sokmak, adaletine yakışmaz.
– O hâlde, insanların, istekli hareketini kim yapıyor?
– İşleri ne insanların arzusuna bırakmış, ne de kimseyi, o işleri yapmaya mecbur bırakmıştır. İkisi arası olagelmektedir. Yaratmayı kullarına bırakmadığı gibi, zor ile de yaptırmaz.
İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. Bunları Levh-i mahfuz’da yazmıştır. Böyle olduğu için, kulun mecbur olması gerekmez.
Örneğin bugünki bilim ve ilim sayesinde Takvimlere, bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez.
İşte Allahü teâlânın da, ezelî ilmi ile, kulların kendi istekleri ile günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine cebri bir müdahale değildir.
Bir kimse, birisinin bir günde yapacağı şeyleri bilse ve bunları yapmasını irade etse ve hepsini bir kağıda yazsa, bunları yapacak olan kimse, o kimsenin mecburu olmaz.
( Yezit veya Muaviye gibi,
Yapacaklarımı biliyordun ve yapılmasını istedin ve kağıda yazdın. O hâlde, bunları sen yaptın) da diyemez. Çünkü bunları kendi iradesi ile ve kendisi yapmıştır. O kimsenin bildiği ve dilediği ve yazdığı için yapmamıştır.
Allahü teâlânın ezelde bilmesi ve dilemesi ve levh-i mahfuza yazması da, insanları mecbur etmek olmaz. Evet ezelde, levh-i mahfuza yazmıştır. Kulun yapacağını bildiği için, yapılmasını irade etmiştir.
Allahü teâlânın ezeldeki bilgisi, kulun kendi iradesi ile yapacağı işe bağlıdır. Kulun işi de, Allahü teâlânın bu ilmi ve iradesi ile ve yaratması ile meydana gelmektedir. Kul, iradesini kullanmazsa, Allahü teâlâ, kulun iradesini kullanmayacağını ezelde bilir ve bildiği için irade etmez ve yaratmaz.
İnsanların iradesi olmasaydı da, insanların işleri yalnız Allahü teâlânın iradesi ile yaratılsaydı, insanlar mecburdur denilirdi. sorumlu tutulmazdı
EBU HANİFE , İMAM CAFERİ SADIKA SORDU
Allah, dilediğini saptırır, hakka yöneleni de doğru yola eriştirir.) [Rad 27]
(Allah, iman edenleri dünya ve ahirette sapasağlam tutar, zâlimleri ise saptırır.) [İbrahim 27]
(Elbette zâlimler iflâh olmaz.)[Kasas 37]iflah olmayanlar yani kurtuluşa ermeyenler, zâlimler, hainler ve bunun gibi kötü kimselerdir. Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, insanların irâde etmesi, dilemesi ile yaratır. İyilik edene de, kötülük edene de mani olmaz. Onlara iyilik ve kötülük etme gücünü ve seçimini veren de Allahü teâlâdır.
Allahü teâlâ, dilerse, bir kimseyi layık olmadığı halde, hidâyete kavuşturabilir. İyi kimseyi ise asla sapık lıkta bırakmaz.
Zalim, hain bir kimse ise, İlahi Adaletin ve Alah’ın Nizam ve kurallarının dışına çıktığı için kendi seçimiyle sapıklığa düşer.
Sevap ve günah işlemek, insanların irade-i cüziyesine bağlı kılınmıştır ki, buna kesb denir. Kesb kuldan, yaratmak Allah’tandır. Allahü teâlâ, insanlara zorla günah işletmez. Haşa zorla günah işletse, yarın“Niye günah işledin?” diye sorar mı hiç?
Diyelim ki, önümüzde iki tren yolu var. Garda da şunlar yazılıdır: (Sağ yoldaki trene binen, sonsuz mutluluk diyarı olan cennete gider.
Sol yoldaki tren ise sonsuz azap diyarı olan cehenneme gider.)
seçim Kullara aittir.(İnsan, önceden ne hazırladığını görecektir.) [Tekvir 14]
(Zerre kadar iyilik ve kötülük yapan, karşılığını görecektir.) [Zilzal 7,8]
(Kıyamet günü adalet terazileri kurarız. Hiç kimse haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar iyilik eden, karşılığına kavuşur.) [Enbiyâ, 47]Sünni tarikatleri o kadar ileri gitmiştir ki yaptıkları sapıklıkları ve küfrü direkt Allah’a yüklemiş ve sorumlu tutmuşlardır…
örneğin,
Cebriye [mürciye] denilen fırka (Bize imanı veren de ibadet ettiren de Allahtır. Allah her işi zorla yaptırır. İnsan kaderine mahkumdur. Hiç kimse, işlediği günahtan mesul değildir) ) diyerek şu âyetleri delil olarak gösteriyor:
(Allah, dilediğini hidayete kavuşturur, dilediğini dalalette bırakır.)[İbrahim 4]
(Eğer rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacak mısın? Allahın izni olmadıkça, hiç kimse, iman edemez.) [Yunus-99,100]
(Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allahtır.) [Saffat 96]
işte Bu yezit zihniyeti Kader anlayışıdır..
Cebriyye fırkası, İnsan istese de, istemese de her hareketini, her işini Allah yaratır. İnsanın her işi, ağaç yapraklarının rüzgardan sallanması gibidir. Her şeyi Allah zorla yaptırıyor.) dediler. Böyle söylemek küfürdür. Elin titremesi başkadır. İsteyerek oynatması başkadır. Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki: (İsteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. İnkârcılara cehennem ateşini hazırladık.) [Kehf 29]Allah zorla inandırırsa niye isteyen iman etsin, dileyen inkâr etsin diyecek ki? Demek ki Allah, insana bir irade verdi. İnanmak da inkâr etmek de insanın elindedir. Eğer Allah zorla küfre soksa veya zorla günah işletse, hâşâ zulmetmiş olmaz mı? Yarın ahirette kâfir, Allaha, “Hidayete kavuşturan sendin, dalalette, küfürde bırakan da sendin. Bana iman ettirmedin, beni dalalette bıraktın ben de küfür işledim, şimdi beni kendi yaptığın işten dolayı sorguya mı çekiyorsun?” demez mi? Allahü teâlâ hiç adaletsiz iş yapar mı? İnsanlara zulmeder mi? Kur’an-ı kerimde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33]
Bir cebriyeci kendisine haksız saldırana kızar, ensesine bir tokat vursan, “ne yapıyorsun” der, ona “Kader böyle, bunları yapan Allahtır desen, sana hak verir mi? Cebriyeciler, (Kâfirler mâzurdur. Çünkü, işleri yapan Allahtır. Bunlar, mecburdur) diyorlar. Bu sözleri küfürdür. Kur’anı kerimde buyuruluyor ki:
(Onları hesap mahallinde durdurun! Hesap olunacaklardır.) [Saffat 24]
(Rabbin hakkı için, onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.) [Hicr 92, 93]
(Zerre kadar hayır ve şer işleyen, karşılığını görür.) [Zilzal 7,8]
(Kişi önceden ne hazırladığını, ne getirdiğini görecektir.) [Tekvir 14]Bize herşeyi Allah yaptırıyor. Bizim hiçbir gücümüz yok ve biz hiçiz“
yukarıdaki sözleri söyleyen
sünni islam inancı yaptıkları kötülük ve fenalıkları Allah’a yüklemeye kendilerini temize çıkarmaya çabalayan yezit ve muaviye islamıdır..
şerrin Allahtan geldiğine iman islamın ve Kur’anın değil, yezit ve mueviye dinin inancıdır amentusudur..
Sünni inancın takındığı kaderci tutum ve savunduğu mistik anlayışla sadece İslam’daki “cüz-i irade“ kavramını yok saymakla kalmıyor, aynı zamanda güçlü bir “imtihan” felsefesini de tarumar ediyor… cennet-cehennem mahşer inancını yerle bir edeyor.. çünkü fenalığın yapıcısı Allah gösteriliyor.. insanlar ise, ipleri Allah’ın elinde kuklalar .. yani seneryoyu allah yazıyor, biz artisler oynuyoruz.. öyle ise, ne gerek mahşere soruguya..
sen yazdın ben oynadım demez miyim..
oysa gerçekler hiçde onların anlattığı gibi değil..
Hıristiyan inancından farklı olarak, İslam teolojisinde muazzam bir “imtihan” müessesi vardır. Bu müessese insanoğlunun “irade sahibi” bir mahluk olduğunun ve kendi cüz-i iradesi çerçevesinde yapacağı tercihler konusunda özgür bırakıldığının işaretidir.
Allah Kur-an’da, O‘na yardımcı olduğumuz takdirde yardımını bulabileceğimizi açık bir dille ilan eder;
“….Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır….” (47:7— Muhammed Suresi Ayet 7)
Yine bu irade sayesindedir ki; başımıza gelen bütün güzellikler O’nun lütuf ve rahmetinin tezahürüdür; bütün kötülükler ise, kendi irademizle yaptığımız tercihlerin acı sonucudur.
“…..Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder…..” (42:30– Şuara Suresi Ayet 30)
Gerçek apaçık ortadayken, yezidin müritleri şerri Allah’a atfeder, günahlarından ve fenahlıklarından Allahı sorumlu tutarlar, Tüm bunların sebebi Yezidin İmam Hüseyin’ii şehit etmesiyle ortaya çıktı
yezidi aklamya çabalayan emevi alimleri Şerrin allah’tan geldiği yalanını ve iftirası ortaya attılar..
Yüce Allah bizleri Kur’an ve Kur’anın gerçek yorumcuları, hz. Muhammed Mustafa’nın temiz soyu Evlad-ı Resul seyid dede Pir ve ve mürşitlerimizden ayırmasın
Şer yada Kötülük Allah’tan mı gelir? sorusuna gerek Kur2ani gereekse Alevi teolojisindeki yeri üzerinde kanıtlarla duruldu. Bugün size bundan 2500 yıl önce Platon’un şer ve Yaratıcı arasındaki bağıntıyı sorgulayan bir bölüm aktarmak istiyorum:
”Doğru olan Tanrı’yı göstermektir.”
‘‘Evet doğru.”
”O halde Tanrı gerçekte iyidir ve öyle gösterilmelidir. doğru mu ? ”
‘‘Şüphesiz.”
”Peki, iyi olmayan bir varlık zararlıdır! Öyle mi ? ”
‘‘Sanırım öyle”
”Ve zararlı olmayan bir varlık zarar vermez, doğru mu?”
‘‘Evet doğru”
”Peki zarar vermeyen şeyden kötülük gelmez değil mi? ”
‘‘Hayır, gelmez”
”Ve kötülük getirmeyen şey kötülüğün nedeni de olamaz. Doğru mu ? ”
‘‘Nasıl olsun?”
”Peki, iyi olan şey aynı zamanda yararlı mıdır ?”
‘‘Evet”
”Peki mutluluğunda nedeni midir ? ”
‘‘Evet”
”O halde iyi olan şey, herşeyin nedeni değildir; yalnızca iyilik getirir, kötülüğün kabahati ona yüklenemez!”
Binlerce yıl önce yapılan bu diyalogta akıl ve mantık ön plandadır. Ki o halde iken Yunan Tanrıları mitolojiye dayandığı halde , onlara sevgiyi ve adaleti temsil ettirmeye çalışmışlardır. Ki bunda kusur yoktur,
çünkü adaleti aramak ve korumak Peygamberimizin buyurduğu gibi 70 yıllık ibaedete bedeldir
Gelin görün ki 21. Yüzyılda marifet devrinde Emevici anlayışta olan ve bu zihniyetle kirlenmiş milyonlarca insan Sünni Kader inancı gereği Yüce Allah’a, Kur’an-ı Azimüşan’ın açık ayetlerine rağmen başarısızlık, hata, zulüm, küfür ve acizlik gibi eylemleri isnat etmektedirler..
Kur’an-ı Kerim ;
‘‘KALPLERİNDE OLMAYANI DİLLERİ İLE SÖYLÜYORLAR”
buyurmuştur.
1-Platon’un ”DEVLET” s. 197
DERLEYEN: Serkan HORUZ
-
CELALABBAS OCAĞI BİLGİ VE BELGE PAYLAŞIM SAYFASI

Hz. Celalabbas