-
-
Maraş 1978: Kanayan Vicdan ve Yarım Kalan Adalet
Maraş 1978: Kanayan Vicdan ve Yarım Kalan Adalet
Tarih: 19-26 Aralık 1978.
Yer: Kahramanmaraş.
Resmi rakamlara göre 111 ölü, yüzlerce yaralı, yakılan evler ve onarılamaz bir toplumsal travma.
Maraş Katliamı, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki en karanlık dönemeçlerden biridir.Sadece bir asayiş sorunu veya iki grup arasındaki çatışma değil; planlı, organize ve soğukkanlılıkla yürütülen bir “pogrom” (etnik/dini kıyım) hareketidir. Bu olay, Türkiye’yi 12 Eylül 1980 darbesine götüren taşların en büyüğü ve en kanlısı olmuştur.
- Kıvılcım ve Provokasyon: “Güneş Ne Zaman Doğacak?”
1978 Aralığına gelindiğinde Türkiye, siyasi atmosferin çok gergin olduğu, “sağ-sol” çatışmasının sokaklara indiği bir dönemden geçiyordu. Ancak Maraş’ta fitil, çok daha sinsi bir planla ateşlendi.
Olayların başlangıcı, 19 Aralık gecesi Çiçek Sineması’na atılan bir bombaya dayanır. Sinemada, milliyetçi kesime hitap eden “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmi gösterilmekteydi. Bombanın tahrip gücü düşüktü ve kimse ölmedi; ancak etkisi büyük oldu. Kalabalık, “Müslüman Türkiye” ve “Komünistler Moskova’ya” sloganlarıyla sokağa döküldü. Şehirde bir anda “Alevilerin ve solcuların sinemayı bombaladığı” dedikodusu yayıldı.
Ertesi gün, Alevilerin yoğunlukta olduğu bir kıraathanenin bombalanması ve 21 Aralık’ta iki sol görüşlü öğretmenin (Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu) öldürülmesi gerilimi zirveye taşıdı. - Vahşetin Yedi Günü: Komşunun Komşuya Düşmanlığı
Öğretmenlerin cenaze töreni sırasında camilerden ve belirli merkezlerden yayılan “Aleviler camileri yakıyor”, “Müslümanları katlediyorlar” gibi yalan haberler, önceden hazırlanmış silahlı grupları harekete geçirdi.
23 Aralık’tan itibaren olaylar kontrolden çıktı. Şehirde Alevilerin ve sol görüşlü vatandaşların evleri önceden kırmızı boya ile işaretlenmişti. Saldırganlar ellerinde silahlar, sopalar ve benzin bidonlarıyla bu işaretli evlere yöneldi.
- Tanıklıklar ve İnsanlık Dışı Muamele: Dönemin tanıkları ve dava dosyaları, vahşetin boyutunu kan dondurucu detaylarla anlatır. Hamile kadınların karınlarının deşildiği, çocukların kurşuna dizildiği, insanların evlerinde diri diri yakıldığı, kazanlarda kaynatıldığı iddiaları ve tutanakları tarihe geçmiştir.
- Hastaneye Saldırı: Yaralıların taşındığı Maraş Devlet Hastanesi dahi kuşatıldı, sağlık personelinin yaralılara müdahale etmesi engellenmeye çalışıldı.
Olaylar sırasında güvenlik güçlerinin müdahalede çok geç ve yetersiz kaldığı, hatta bazı durumlarda seyirci kaldığı eleştirileri, katliamın “derin devlet” bağlantılı organize bir eylem olduğu tezini güçlendirmiştir.
- Hukuki Süreç: Adaletin Gecikmesi ve Sıkıyönetim
Olaylar ancak 26 Aralık’ta askeri birliklerin şehre tam hakimiyeti ile durdurulabildi. Hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Bu karar, ordunun sivil siyasete müdahalesinin (12 Eylül Darbesi) ön provası gibiydi.
Yargılamalar:
Dava süreci 1991 yılına kadar devam etti. Sıkıyönetim Mahkemelerinde görülen davada:
- 804 sanık yargılandı.
- 29 kişiye idam cezası verildi.
- 7 kişiye müebbet hapis verildi.
- 321 kişi 1 ila 24 yıl arasında hapis cezaları aldı.
Ancak, verilen idam cezalarının hiçbiri uygulanmadı. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu ve çeşitli ertelemelerle, katliamın asli failleri de dahil olmak üzere cezaevinde kimse kalmadı. Davanın bir numaralı sanığı olarak gösterilen Ökkeş Kenger (Şendiller) beraat etti, hatta ilerleyen yıllarda milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu durum, mağdurların adalet duygusunu bir kez daha zedeledi.
- Sonuç: Göç, Sessizlik ve Unutmamak
Maraş Katliamı’nın en somut sonucu, demografik yapının değişmesi oldu. Maraş’ta yaşayan Alevi nüfusunun çok büyük bir kısmı (yaklaşık %80’i) şehri terk etti; büyük şehirlere veya yurt dışına göç etmek zorunda kaldı. Şehir, kültürel çeşitliliğini ve hoşgörü iklimini kaybetti.
Bugün Maraş Katliamı, sadece Alevi toplumunun değil, tüm Türkiye’nin ortak acısı ve utancıdır. “Unutma, unutturma” sloganı, intikam hissiyle değil; toplumsal barışı tehdit eden nefret söylemlerine, provokasyonlara ve “ötekileştirmeye” karşı bir bilinç oluşturmak için hayati önem taşır.
Maraş’ta yaşananlar bize şunu hatırlatır: Bir toplumun vicdanı, o toplumun en savunmasız bireylerine yapılanlara verdiği tepkiyle ölçülür. Ve Maraş, 47 yıldır kanayan bir vicdan yarasıdır.
HAZIRLAYAN : Serkan HORUZ
- Kıvılcım ve Provokasyon: “Güneş Ne Zaman Doğacak?”
-
ISLAM KAÇ TÜRLÜDÜR? İki İslam Tasavvuru: Öz ve Kabuk
Hakikat ve Şekil Arasındaki Savaş”
Talip Sual Eyledi:
İslam kaç türlüdür?
“Bu soru, yüzyıllardır cevabı aranan, üzerine kütüphaneler dolusu kitap yazılan ama belki de en yalın cevabını irfan meclislerinde bulan bir sorudur.
Ve Pir-i Zaman dile geldi cevap verdi:
Bu cevap; sadece bir din tarifi değil, tarihsel bir hesaplaşmanın ve ahlaki bir duruşun manifestosudur.
İşte Pir-i Zaman’ın dilinden, İslam’ın iki yüzü, Kerbela’nın gerçek manası ve Anadolu irfanının sönmeyen ışığı…
İki Farklı İslam Tasavvuru vardır deyip Pir-i Zaman söze şöyle başladı:
“Ey Talip, İslâm Hakk katında tekdir lakin uygulamada, fani dünyada iki türlüdür.
“Tarih boyunca bu iki nehir yan yana akmış ama birbirine asla karışmamıştır:
El-Hak bu Islam anlayışlarından ilki:
* Muhammedi ve Ehli Beyt İslamı: Hz. Muhammed’in, Ali’nin, Fatıma’nın ve onları bugüne taşıyan Pirlerin, Mürşitlerin yoludur. Temeli ahlaktır, erdemdir.
Ikincisi ise;
* Emevi İslamı: Peygamber ailesine kılıç çekmiş Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin ve Yezit’in mirasıdır. Temeli saltanattır, güçtür, şekilciliktir.
Pir’e göre bu ayrım keskindir:
“Bir yerde ahlak, erdem, merhamet, liyakat, adalet ve hakça bir bölüşüm yok ise, orada Hz. Muhammed ve Ehli Beyt’in İslamı yoktur. Orada Emevi İslamı vardır.”
“Ben Güzel Ahlakı Tamamlamak İçin Gönderildim”
Muhammedi İslam’ın özü, Peygamber’in “İnnemâ bu’istu liutemmime mekârim el-ahlâk” (Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim) sözünde saklıdır.
Din; insanlara sadece el-yüz yıkamayı (abdesti) öğretmek ya da fiziksel hareketler (namaz) yaptırmak için gelmemiştir.
İbadetler birer araçtır; amaç ise “İnsan-ı Kamil” olmaktır. Maun Suresi’nde belirtildiği gibi, yetimi itip kakanın, yoksulu doyurmayanın ibadeti boştur.
Ancak Emevi İslamı bunun tam tersidir. Onlar için ibadet bir amaç, din ise dünya malına, makama ve şöhrete ulaşmak için bir “paravan”dır. Süslü camiler ve gösterişli ritüeller, içerideki ahlaki çürümeyi gizlemek için kullanılır.
Devletin Dini Adalettir.
Pir-i Zaman, günümüz siyaset felsefesine de ışık tutan şu tespiti yaparak devam eder:
“Devletin idaresi dini kurallara göre değil; o toplumun geleneklerine, akla ve bilime göredir.
Devletin dini olmaz; insanların inancı olur.
Devlet, adaletin ve huzurun teminatıdır.”
Muhammedi anlayışta “La İkrah Fid-Din” (Dinde zorlama yoktur) ilkesi esastır.
Oysa Emevi zihniyeti,
Dini siyasallaştırarak fetih ve ganimet hırsına kılıf uydurmuş; kendi çıkarları için yalanı ve hileyi mübah görmüştür.
Kerbela: İki Zihniyetin Çarpışması:
Tarihteki o büyük trajedi… Kerbela, bu bağlamda sadece bir iktidar kavgası değildir.
Pir-i Zaman’a göre Kerbela; Muhammedi İslam ile Emevi İslam’ın karşı karşıya geldiği meydandır.İmam Hüseyin’in mücadelesi, dini saltanat aracına çevirenlere karşı bir duruştur.
Pir, acı bir gerçeği de yüzümüze vurur:
“Maalesef Muhammedi/Gerçek İslam, İmam Hüseyin ile birlikte kızgın Kerbela çölünde toprağa gömüldü.
“Ancak hikaye orada bitmedi…Kevser’in Sırrı:
Sancak Düşmedi Hz. Muhammed’e “soyu kesik” (ebter) diyenlere inat inen Kevser Suresi, Hakk’ın bir vaadidir. O sancak düşmemiştir, sadece el değiştirmiştir.
Pir-i Zaman, tarihsel sürekliliği şöyle özetler:
* Sen yok ettim sanırsın, o Hacı Bektaş Veli olur gelir.
* Sen bitti sanırsın, o Şeyh Edebali olur.
* Geyikli Baba olur, Otman Baba olur.
* Zülfikar bakışlı Mustafa Kemal Atatürk olur, yine gelir…
Hakk’ın ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmez. Galip geldiğini sananlar, su kenarındaki içi boş söğüt ağaçları gibidir; heybetli görünürler ama kökleri çürüktür.
Son Söz: Talibe Öğüt:
Pir-i Zaman sohbetini şu hayati uyarılarla bitirir:
* Dünya Malına Tamah Etmeyin: Bir elinize dünyayı, diğerine ayı verseler de ahlaktan ve doğrudan sapmayın.
* Rehberinizi Doğru Seçin: Dininizi, sizden dünya malı talep edenlerden değil; sizden hiçbir şey istemeyenlerden öğrenin.
* Unutmayın: Hak size şah damarınızdan daha yakındır.Emevi’nin sarayında değil, Ehli Beyt’in ahlakında buluşmak ümidiyle…
Allah Eyvallah.
HAZIRLAYAN: Serkan HORUZ
#bektashi, #EhliBeyt, #Felsefe, #HacıBektaşVeli, #Kerbela, #Tasavvuf, #İslamTarihi, alevi, batıni, celalabbas -
Peygamber’in Ömer’i Huzurdan Kovması: Tarihin En Büyük Kırılma Anı: PEYGAMBER’İN SON İSTEĞİ ve “PERŞEMBE MUSİBETİ
"....Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun, Onun Konuşması Vahiydir.”
(Kur'an-Kerim Haşr Suresi Ayet: 7)
İslam tarihi, zaferler ve fetihler kadar, derin hüzünler ve keskin yol ayrımlarıyla da doludur. Ancak hiçbiri, Hz. Muhammed’in (s.a.a.) vefatına günler kala, hasta yatağında yaşanan o "karanlık perşembe" günü kadar ümmetin kaderini etkilememiştir.
Tarih kitaplarına "Kırtas Olayı" (Kâğıt-Kalem Hadisesi) veya "Reziyyetü Yevmi'l-Hamis" (Perşembe Musibeti) olarak geçen bu olay, sadece o odada bulunanlar arasında değil, asırlar boyu sürecek bir ayrılığın da başlangıcıydı.
Peki, o gün Hane-i Saadet’te tam olarak ne yaşandı?
Peygamber'imiz Ömer bin Hattap'ı ve yakınlarını neden huzurdan kovmak zorunda kaldı?
Veda Vakti ve Son İstek Hicretin 11. yılı, Sefer ayının sonlarıydı. Resulullah (s.a.a.) humma hastalığının pençesinde, oldukça ağırlaşmış durumdaydı. Odasında, aralarında önde gelen sahabelerin de bulunduğu bir kalabalık vardı.Ümmetinin geleceğinden endişe eden Peygamber, son bir hamleyle doğrulmak istedi ve tarihe geçen o emrini verdi:
“Bana kâğıt ve kalem (divit/kürek kemiği) getirin!
Size benden sonra asla sapmayacağınız bir kitap (vasiyet) yazdırayım.”
Bu, sıradan bir istek değildi. Bu, ümmetin "sapmaması" için sunulan bir kurtuluş reçetesiydi.
Zira Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Peygamber'in konuşması hakkında şöyle Buyurur:
"...Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. O, ancak (kendisine) vahyedilen bir vahiydir. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti.”
(Kur'an- Kerim, Necm Suresi Ayet:2-5)
Tam bu sırada, Kalabalığın içinden Ömer bin Hattap:
"Allah'ın Kitabı Bize Yeter!"
Diye bağırdı.
Normal şartlarda, "İşittik ve itaat ettik" denilmesi gereken bir anda, oda bir anda karıştı. Sessizliğin hakim olması gereken o mübarek huzurda, itiraz sesleri yükseldi.
Ömer öne atılarak, odadakilere ve Peygamber’in isteğine müdahale etti:
“Peygamber’in ağrısı şiddetlendi (hastalık ona galebe çaldı). Yanımızda Kur’an var, Allah’ın kitabı bize yeter!”
Bazı kaynaklarda bu itirazın dozunun daha da arttığı, Peygamber’in hastalığın etkisiyle ne dediğini bilmediğinin (hezyan/sayıklama) iddia edildiği de aktarılmaktadır.
Bu çıkış, oradaki sahabeleri ikiye böldü:
* “Getirin yazsın!” diyenler: Peygamber’in emrinin tartışılmaz olduğunu savunanlar.
* “Ömer doğru söylüyor” diyenler: Yazıya gerek olmadığını, Kur’an’ın yettiğini savunanlar.
Huzurda Gürültü ve Kovulma Emri
Tartışma büyüdü, sesler yükseldi. Peygamber’in başucunda bir kargaşa (lagat) baş gösterdi. Perde arkasındaki hane halkı bile duruma müdahil olmaya çalıştı ancak onlar da susturuldu.
Ömrünü ümmetine adayan Hz. Muhammed (s.a.a.), en zor anında, en yakınlarının kendi emri üzerine kavga ettiğini gördü. Bu itaatsizlik ve saygısızlık karşısında mübarek yüzünde derin bir üzüntü ve öfke belirdi.
Son sözünü söyleyerek tartışmayı bitirdi:
“Kalkın yanımdan! (Çıkın dışarı!) Benim huzurumda çekişmek, gürültü yapmak yakışık almaz.”
O an oda boşaldı. Ancak boşalan sadece oda değildi; ümmetin "asla sapmayacağı" o yol haritası da yazılmadan, tarihin sırları arasına karışıp gitti.
İbn-i Abbas’ın Gözyaşları
Bu olayı rivayet eden, Peygamber’in amcasının oğlu Abdullah b. Abbas, yıllar sonra bu günü her hatırladığında gözyaşlarına hakim olamazdı.
Öyle ki, gözyaşları yerdeki çakıl taşlarını ıslatırdı.O, bu olayı tek bir cümleyle özetliyordu:
“Musibet, asıl musibet; gürültü ve ihtilafları sebebiyle Resulullah (s.a.a) ile o yazıyı yazması arasına girmeleridir.
”Sonuç:
Bugün İslam dünyasına baktığımızda, mezhep savaşlarını, ihtilafları ve parçalanmışlığı görüyoruz. İster istemez akıllara şu soru geliyor:
Eğer o gün o kalem ve kâğıt getirilseydi, Peygamber Efendimiz ne yazacaktı? Ve o satırlar yazılsaydı, İslam tarihi ne kadar farklı olurdu?
Kırtas Olayı, sadece tarihi bir anı değil; itaatin, teslimiyetin ve siyasetin inançla imtihan edildiği en büyük kırılma noktasıdır. Ve o gün yazılmayan o mektup, hala ümmetin en büyük "keşke"si olarak kalmaya devam etmektedir.
HAZIRLAYAN : Serkan HORUZ
Kaynaklar:
1-Sahih-i Buhari (İlim, 39; Cihad, 176),
2-Sahih-i Müslim (Vasiyyet, 20-22),
3-Şerafettin, el-Müracaat, s. 241-242; Farsça tercüme, Münazarat, s. 430.
4- Kadı İyaz, eş-Şifa, be-Tarih hukuk el-Mustafa, c. 2, s. 194. -
ALEVİLERE SORDULAR-2
SORU: Aleviler neden namaz kılmıyor?
Cahilin namazı secde-i sucud’dur.
Müminin namazı terki vucuddur.
Kurani Kerim’de namaz kelimesi geçmemektedir. Namaz Farsça bir kelimedir. Namazın Arapçada karşılığı salâttır, Salâtın Türkçesi; dua-yakarış/yarďımlaşma demektir.
Namazın, yani yakarışın şekli Kurani Azümişanda belirtilmemiştir. Yine namazın belirli bir şekli olmadığı gibi, belirli bir zamanda yoktur. Kur’an, Yaradana yönelinecegi zamanı, insanların dinlenmeye çekildikleri rızıkları peşinde koşmadıkları zaman olarak tavsiye etmiştir.
Buna göre ibadet için en uygun zaman; güneş doğarken, gün ortası ve gecenin bir bölümüdür. Nitekim ilgili ayetlerin, hiçbirinde ” yevm= gün” ” hamse=beş ” kelimeleri geçmez. Geçse idi gündüz beş vakit namaz Kur ‘an emri olacak idi.

Günümüzde uygulanan 5 vakit,2’şer rekat namaz ise, halife Ömer zamanında ortaya çıkarılmıştır. Emeviler, Kur’anda dayanak olmayan namazlarını kökleştirmek için, hadis kaynaklarına dayandırmış Birçok kitaplar, rivayetler çıkarmışlardır ve hala devam etmektedirler.

Namaz toplu olarak sadece cuma namazında kılınabilir. Fakat burada da asıl olan cuma günü, inananların biraraya gelerek, sorunlarının, problemlerinin halledilmesi, aç olan, durumu kötü olanlarla dayanışma içerisinde olma, yardımlaşmadır.
Alevi/Bektaşi ERKÂNINDA sünni akidedeki Cuma ibadetinin karşılığı Perşembeyi Cumaya bağlayan gece eda edilen CEM İBADETİDİR.
Aleviler perşembeyi cumaya bağlıyan gecede, cemal cemale, kadın erkek gözetmeksiniz, Evlad-ı Resul dedelerimizin önderliğinde, razı etmiş ve edilmiş olarak ibadetini yapmaktadır.
SORU: Cem yaparken Kur’an okuyor musunuz ? Kur’ anı ve İbadeti arapça değil Türkçe dua ile yapmanız günah değil mi?
Kur’an-ı ve İbadetlerimizi Türkçe/anladığımız dilde yaparız. Çünkü bizler Kuran’ı düşünüp, fikir etmek, ibret almak için geldiğine inanıyoruz. ”Allah’ın bizlere düşünün, ibret alın, tefekkür olun aklınızı kullanın” ilahi hitabını ,

Sünni akidedeki gibi anlamadan/idrak etmeden/akletmeden ,Allah’tan aldığımız bu emri gerisin geriye Allah’a göndererek
”Ey Rabb’imiz düşün, ibret al, tefekkür kur , hisse al bilesin ki, şöyle şöyle olmuştur ” diyeAllah’a Kuran’da geçen olayları anlatmanın ibadet olmayacağına inanıyoruz. sadece Dua olan kısımlarını okuruz.
GÖRGÜ CEMİ FATİHA SURESI

"Elifi Mimden Aldık Sırrı Kuran'ı"
Elifi Mimden aldık Sırrı Kuran'ı
Mimi sır eyledik se'den içeri
İki nokta üç huruf geldi bâ ile
Bâ'yı sır eyledik se'den içeri
Haydar'ın zatına demişiz belî
Göster bana Pirim dest-u damânı
Küfür deryasında bulduk imânı
Hakk dedik küfüre dinden içeri
Otuz üç huruftur harfin tamamı
Bir Elif, Mim ile buldu bu ayn'ı
Yetmiş üçten aldık kaf ile nun'u
Cana âşık olduk candan içeri
Gürûh-ı Nâci'den bir Bacı geldi
Kırkların dolusun eline aldı
Cümlesi Bacı'ya bir secde kıldı
Şâh dedik Bacı'ya Şahtan içeri
Bacı'nın ismine Fatıma dediler
Yeri göğü onda mevcut bildiler
Selman üzüm getirdi engür ezdiler
Gark olduk engüre nurdan içeri
Virani sözünü arife söyle
Yükseği neylersin engini boyla
Arif ol da dost bağını sır eyle
Güle âşık olduk gülden içeri
(Virâni)Kaygusûz Abdal’dan Dûaz imam
Hûdâ birdir birliğine şehâdet
‘Lâ ilâhe illallâh’tır bu âyet.
Ver Muhammed Mustafa’ya salâvat
“Allahümme salli alâ Muhammed’
Hasan, Hüseyin’e vermediler su
Yezîd Mervân’a sad-hezâr lânet.
İmam Zeynel, İmâm-ı Bâkır
Câfer, Kâzım Rızâdan icâzet.
Tâkî Nâkî, Hasan Ali Askerî
Muhammed Mehdî’den ola hidâyet.
Pirim Hünkâr Hacı Bektaş-i Velî
Keremler kânısın eyle inâyet.
On iki imamlar ismin oku baştan başa
Her kaza belâyı süre selâmet.
Kaygusûz’un zikri fîkri bu olsun
Eriştire bize derman nihâyet.

EDİP HARÂBİ DİVÂNINDAN
Ya rab senin mekânın yok
Yatağın yok yorganın yok
Hem dinin hem imanın yok
Her bir şeyden münezzehsin
Sesin çıkmaz avazın yok
Abdestin yok namazın yok
Hiçbir yere niyazın yok
“Kul hüvallahu ahâd”sın
Kapın büyük açan yoktur
Seni kapıp kaçan yoktur
Anan yoktur baban yoktur
Ya Rab “Allahüssamed”sin
Elmasın yok boncuğun yok
Aban keben gocuğun yok
Karın kızın çocuğun yok
“Lem yelid ve lem yüled”sin
Derya senin sahra senin
Dünya senin ukba senin
Bu gördüğün eşya senin
“Velem ye küllahü küfüven ehâd”sin
Her bir şeye kudretin var
Akla sığmaz hikmet”in var
Yetmiş iki milletin var
Sen hâllâk-ı “kün fekân”sın
Sağın da var solun da var
Eğri doğru yolun da var
Bir HARÂBİ kulun da var
Sen hâllâk-ı “kün fekân”sın
Anlaşılmayan bir dilde ibadet etmek ve dua etmek Kur’anın özüne ruhuna aykırıdır.. Kur’an Bakra Suresi 185. Ayette belirtildigi üzere iyi ile kötüyü ayirmak ve dahi anlaşılmak için bu dünyaya rehber olsun yol göstersin diye indirilmiştir yoksa cenazenin arkasından okunmak için değil vehayutta evlerin duarlarına dekorasyon olsun süs olsun diye de değil..
Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-ı Müstakim üzre gözetirim rahimi
İblisin talim ettiği yola minnet eylemem
NesimiYüce Allah İbadetin bilinçli manasına ve özüne erilerek yapılmasını ister.. Anlaşılmayan bir dilde yapılan ibadet sarhoş namazı/salatı kavlindedir.
SORU: Aleviler’in kıblesi neresidir?
Kıblemiz cemal’dir bizim. Bu sebeple cemal cemale ibadet etmekteyiz.
Yunus Emre’nin buyurduğu gibi;
Aşk imandır bize gönül selamet;
kıblemiz dost yüzü daimdir salâtHer yerde Hakkı hazır ve nazır bilmekteyiz. Lamekan olan Allah’ın evini/Beytullah’ı İnsan-ı Kâmilin gönlü olarak kabul ederiz Çünkü Kurani Kerim bunu vurgulamaktadır.
Ibadet ederken nereye dönerseniz, her yön Allah’a çıkar.
Güneşin doğup battığı yerlerin cümlesi Tanrı-teala mülküdür. Hangi tarafa yüz döndürürseniz Allahü Tealanın ibadet tarafı orasıdır...Bakara suresi ayet 115
Kâbe Benim… Çevremde 7 defa dön ve memleketine git. Beyhude zahmet edip hicaza gitme… Kâbe kuruldu kurulalı Allah oraya bir kez bile girmedi… Oysaki benim varlığım vücut buldu bulalı, Allah bu evden hiç çıkmadı
Beyazıd-ı BestamiDoğruya yönelen ve Allah’a eş koşanlardan olmayan İbrahim’in dinine uy. Sana vahiy eyledik..”Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi, Ayet: 123
SORU: Aleviler dört Hak mezhebin hangisindendir?
Evvela “Dört hak mezhep” tabiri şirktir. Hakkın yolu tekdir dört olmaz. Hak birdir. İki denmez dörtte denmez.Semavi dinlere hak diyecekseniz Kuran-ı Kerim’in İslam ahkâmı vardır. Dört semavi kitapta Üç mezhep vardır (/ Hıristiyan-yahudi-islam)
Allah’ın vahyettiği Kur’an ecdadımız Pirlerimiz dedelerimizin Atası Hz. Muhammed’in bizlere tebliğ ettiği İslam’ın bir tek mezhebi vardır. O da İslam ve Müslümanlık ahkâmıdır.
Bu manada Hz Peygamberin Ali’nin evladına işlenen cinayetlerle kanını döken katilleri asla Müslüman kabul edemeyiz, suçsuz yere kan dökenler asla İslam olamazlar. Senin dört hak mezhep’in izafe edildikleri (Ebu hanife, malik, şafii ve hanbeli) dediğin kişiler ne Peygamber’in yüzünü görmüştür, ne meclisinde bulunmuştur, ne soyu sopu Peygamber sülbünden gelmiştir. mamafih Dinimizde bir mezhep vardır o da İslam’dır.
SORU: Dört Halifenin izinden giden Emeviler olsun, Abbasiler olsun, Selçuklu Sultanları olsun, Osmanlı Sultanları / halifelerimiz olsun sünnetten senetten ayrılmamışlardır. SİZ ALEVİLER Bunlara dil uzatatarak küllühüm kâfirsiniz?
Kan döken zalim kim olursa olsun asla Müslüman denmez. İslam kanını hükümdar tahtı için bu saydığın devletlerin hükmettiği yerlerde, Güruhu Naci olan biz Ehli beyt ve 12 İmam nesli ve dahi Müslüman Oğuzların kanları o topraklarda hiç kurumamıştır. Kan döken zalime müslüman demek islama hakarettir. Bizden hiç kimse bunlara Müslüman demez. Kendi kendilerine verdikleri isimle Ehl-i Sünnet ve Sünni diyebiliriz.
Mensubu olduğumuz Güruh-u Naci TOPLUMU OLARAK BİZLER ( Aleviler) iSLAM UMDELERİNİ YERİNE KUSURSUZ GETİRİYORUZ.
Hz Peygamber’in Ali evladının, Ehli Beyt’inin kanını döküp katil olan kişiler kendilerine İslam adını, Müslüman adını bile yakıştırmamışlar ve Sünniyiz demişlerdir. bu da gerçektir.Kaynak: Hace Bektaş Dergahı /1827 Son Postnisi Pir Hamdullah Çelebi’nin Savunması
DERLEYEN : Serkan HORUZ
-
ALEVİLERE SORDULAR-1
“Önce doğruları görünüz ki yanlışları ayırabilesiniz..”
İmam Cafer-i SADIK

Şimdi şahsımıza, İnancımıza ve sizlere yöneltilen soruları tek tek ele alalım ve kısaca cevaplarını açıklayalım:

SORU: Aleviler neden camiye gitmezler?
Alevilerin camiilere gitmemelerinin birçok nedeni vardır; bunlardan birkaçını sıralarsak:
-Kur’anda ibadethane olarak secde edilen yer anlamına gelen “mescit” sözcüğü geçer. (Camii ismi geçmez), ve bütün yeryüzü müminlere mescit kabul edilmiştir.
-Büyük camiileri muaviye(Lanetli soyun mensubu) yaptırmıştır. Bu camilerde Hz. Muhammed’in soyuna Ehli beyte karşı propaganda yapmış, siyaseti camilere sokmuştur. Kendi çıkarı için dini ve Kur’an-ı kullanmıştır.
– Emiviler, Hz. Muhammedin torunlarını ve ona bağlı olanların katline ferman çıkarmıştır.(Ehlibeyt’e karşı çıkmışlardır.), Ehli beyte küfr etmeyi ve lanet etmeyi namazın bir parçası yapmış yapmayanlari öldürmüş ve işkence etmistir.
-Hz. Ali’ye küfür hutbeleri okutturmuşlardır.Oysa Kur’an-ı Azümüşan’ın buyrulur ki;
…Bir de şunlar var: Tutup bir mescid yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük/gerçeği örtmek için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. “İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!” diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar…Böyle bir mescidde sakın İbadete durma! Daha ilk gününde takva üzerine kurulan bir mescit,(burada cemevi işaret edilmektedir) içinde dua etmen için çok daha uygundur. Temizlenmek arzusu taşıyan erler vardır o mescitte.(mute kable ente mutu) Allah, temizlenenleri sever…”Kur’an-ı Kerim, TEVBE SURESİ, AYET: 107-108
Camii ile cemevini karşılaştırırsak:
Camiide rızalık alınıp, razılık verilmez.
Cemevinde razı etmiş ve edilmiş olarak ibadet etmekteyiz.
Camiilerde kadın erkek ayrımı vardır. Birlikte yan yana ibadet edemezler.
Cemevlerimizde kadın erkek ayrımı yoktur. İbadete katılanlara CAN gözüyle bakılır.
Camiilerde lokma dağıtılmaz, semah dönülmez, telli kuran, tevhit yoktur.
Cemevlerimizde lokmalar dağıtılır, hizmetler görülür, Hakk aşkına semah dönülür, tevhitler okunur.
Camiilerde inanç önderleri HOCALAR’dır(Bizler kesinlikle cami hocalarına İMAM demiyeceğiz)
Cemevlerimizde Evlad-ı Resul dedelerimizdir. Cemevleri aynı zamanda küslüklerin giderildiği, sorunların çözüldüğü mekânlardır.
Camiilerde böyle bir durum söz konusu değildir.Bazıları, Alevilerin, İmam Ali camiide namaz kılarken şehit düşüldüğü için, camiilere gitmediğini söylerler. Bu yalnış bir bilgidir. İmam Ali evinin önünde, İbni mülcem tarafından, zehirli hançerle sırtından vurularak, Hakk’a yürümüştür.
Son olarak Alevilerin neden camiiye değil de, cemevine gittiğini özetlersek:
“…Cemevi barış, özgürlük, eşitlik, ibadet, sevgi, yargı ve karar yeri, hizmet ve sohbet, dirlik ve birliğin korunup sergilendiği, ikrar ve iman, edeb ve erkân, tevella ve teberra, güvenin ve sevenin toplandığı, Hakk’a temanna ve Hakk’ın tecelli yeridir….”
Erenler seni de ceme götürür
Kalmış işlerini anda bitirir
Gördüm Hak evinde mihman oturur
Mihmanın gözüyle görebilirsen
Pir Sultan ABDALKaynak:
1-Seyid derviş Tur, Erkanname
SORU:Aleviler Abdest alır mı? Tarikat Abdesti nedir? Kur’ani dayanağı nedir?
“….. Ey iman edenler! İbadet etmeye niyetlendiğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz. ”(Maide suresi-6)
Degerli canlar,
Aleviliği kabul eden cana önce Tarikat Abdesti aldırılır.
Sonra İkrar cem-i düzenlenirdi.a) Ellerini yıkatırken ” Ey Talip! Ezelden bu ana gelinceye kadar Tanrı’nın yasak ettiklerine el sürdünse cümlesinden arı olmak için ellerini yumak Cenab-ı
Resul’un sünneti seniyesidir YIKA!
b)Burnunu yıkatırken “Ey Talip! Elest-i Bezmin’nden bu ana gelinceye kadar kokladığın iğrenç kokuların giderilmesi için burnuna su vermek Muhammed Mustafa’nın sünneti seniyesidir. YIKA
C) Yüzünü yıkatırken “Ey Talip! Ezelden bu ana kadar yüz kızartıcı işlerin cümlesinden arı ve beri olmak için yüz yumak Cenab-ı Hakk’ın Farzıdır. YIKA!
D) Kollarını Yıkatırken: “Ey talip! Bu ana gelinceye değin kol sarmış olduğun yasaklarının cümlesinden temizlenmek için kollarını yumak Cenab-ı Hakk’ın farzlarındandır YIKA!
E) Başını mest ettirirken: “Ey talip! Baş abanın en değerlisidir. Gövde insanı tasıyıcı, baş bilip anlayıcıdır. Akıl ve fikir başta gerekir. Bu ana değin akılsızca yaptığın işlerin, işlediğin suçların cümlesinden arı ve beri olmak için basını YIKA!… Bu dahi Cenab-ı Hakk’ın farzlarındandır.
F) Ayaklarını yıkatırken: “Ey talip! ezelden bu ana kadar Tanrı rızasına uymayan günah ve suça götürür yerlere vardın ise cümlesinden arı ve beri olmak için ayağını mest edesin. Bu dahi Cenab-ı Hakk’ın Farzıdır.
Rehber kurulanması için talibe havlu verirken: ” Ey Talip! Ervah-ı Ezelden, Nahn-ü Kasemnadan bu yana gelinceye kadar işlemiş olduğun şirk ve hatadan, masiva çamurundan silinip pak olmak içindir. SİL!”
Ardından “Ey talip! Bu yıkanan yerleri temizlemekten maksat, bu uzuvların ile yapılmış suç ve başkaldırmaların var ise seni bunlardan temizlemek içindir. Bu abdest, İmam Cafer-üs Sadık Erkanındandır.
Cenab-ı Hakk Erenler Abdestinde Sabit, Kadem eyleye Allah Eyvallah.
HÛ DOST”Maide Suresi’ni Sünni/Şiiler zahiri olarak yorumlarlar. Onlara göre ibadet vakitlidir, Allah belli vakitlerde anılır ve zikredilir. İbadet yapılmadan önce de cismen temizlenerek Allah’ın huzuruna varılır. Sonra insanlar Allah’ı bırakıp günlük koşuşturmacalarına ve işlerine dönebilirler. Dolayısıyla Allah’ın anılmadığı zamanlarda temizlik şart değil, kirli olunabilir. Temiz olunmasına gerek yoktur.
Maide Suresi’nin Alevi-bektaşi Batıni yorumu ise,
Ayeti İslama giriş töreninde aldırılması gereken abdest olarak yorumlar, bu nedenle Alevi-Bektaşi erkânında İkrar ceminden önce Yola kabul edilen her Can’a Yukarda sunduğumuz abdest Pir Nezaretinde rehber tarafından aldırılır.
Alevi-bektaşi İslam ekolünde İbadet belli vakitlerde camide yapılan değildir. Mü’min yani Alevi-bektaşi DAİM Salat ve Zikir üzre olandır… Allah’ı 5 vakitte yada 3 vakitte zikreden değil, her an zikredendir.
Yukarıdaki cümlede bir sır saklıdır. “DAİM” sürekli, kesintisiz anlamlarına gelir. Yani bir can İKRAR verdiği andan itibaren Mü’min kabul edilir. İkrar ceminden önce Bir kez abdest aldırılır. Bu Kur’an daki Abdestir (Artık Birey Yola girmiş gelmiş geçmiş maddi ve manevi pisliklerden arınmış kabul edilir. Artık Tarikat abdesti alan can her daim dilinde Hakk-Muhamme-Ali salatıyla (Duasıyla) yaşar. Yani her an temiz olmak gerekir. Her an temiz giyinmek gerekir. Zahiri anlamda temizlik sadece cem’e gelince değil hayatın her anında şarttır artık.
Alevi-Bektaşi, Yaşamın her anında Allah iledir. Salât ve zikir devamlı olduğu için temizlikte devamlıdır. Temizliğin İmandan olması…” Bu anlama gelir. Hakk-Muhammed-Ali yolu, ibadeti belli zamanlarda değil kulun her nefes alışında, her hareketinde, ister. Bireyin yaşamının her safhasında Allah’ı anmak esastır. Şimdi salât ve zikir daimi ise temizlikte daimi olur. Belli vakitlerde temizlenmek diğer vakitlerde pis olmak Ayetin zahiri yorumlanması olur ki bu bizi yanlışa götürür.
Bu bağlamda Beden temizliği şart olmakla birlikte sadece, belli inanç grubundaki insanlara da (sadece Sünni /şii) ait değildir, aksine bütün inanç gruplarındaki insanlar tarafından da bedensel temizliğe önem verilir. Hakk aşığı Yunus’un şu sözleri buna güzel bir örnektir.
“Sanma ki herkes bunu bilmez değil
Yetmiş iki millet dahi elin, yüzün yumaz değil.”Kuşkusuz Maide suresindeki Abdest esas itibariyle lin yüzün yıkanmasıyla ilgili değildir.. Bu zahiri yorumun ötesinde, Öz Önemlidir. Yukarda ayet tefsirinden sonra gösterilen,Tarikat Abdest’in Batıni anlamı daha önemlidir. mana olmadan şeklen kılınan namaz/niyaz bir anlam ifade etmeyeceği gibi, Abdestinde şeklen alınması da mana aleminde bir şey ifade etmez
HACI BEKTAS-I VELİNİN dediği gibi,
“…..Şu şişeyi görüyor musunuz? İnsan bir şişeye benzer; bu şişenin içi pislikle doluysa bunun ağzını kapatıp ta çeşmenin altında yüzlerce kere yıkasanız da bu temiz olamaz, o zaman yapılacak iş nedir?
Bunun kapağını açmak, pisliği dökmek, şişenin içini yıkadıktan sonra da dışını yıkamaktır….”DERLEYEN: Serkan HORUZ
-
Celal Abbas Ocağı Secereler-3
Ceddin hakkı için unutma bizi
Gündüzde gecede zikredem sizi
Size yol değildir dağ-ova-yazı
Çağırdığım Celal Abbas gel yetiş Dursun DEDE
Celal Abbas Ocağı tarihine ilişkin, Ocakzade Dede ve Pirlerinin ekseri çoğunluğu soylarını Hz. Celal Abbas’ın soyuna dayandığını ifade etse de, Özellikle Erzincan ve Tunceli yöreleri başta olmak üzere, bu görüşe katılmayan Celal Abbas ve Ali ( Eli) Abbas Ocağı mensupları da mevcuttur.
Öncelikle ifade etmek gerekir ki, hemen hemen bütün ocakzadeler, Ali Abbas ve Celal Abbas ocaklarının aynı ocaklar olduğunu kabul ederler. Fakat fikir ayrılığının yaşandığı nokta, Ocağın soyundan geldiği Ulusu ( Atası) kabul edilen Celal Abbas’ın kimliği üzerinedir.

Bu bağlamda birinci görüşe göre;
Celal Abbas Ocağı, On iki İmamlar’dan yedinci İmam, İmam Musa el-Kâzım bin Câʿfer es-Sâdık’ın soyundan gelir. Ocağın Atası ( Ceddi/Ulusu) kabul edilen Celal Abbas’ın (Ali/Eli Abbas) Hz. Ali’nin oğlu Kerbela Şehidi olan Hz. Celal Abbas olmadığını sadece isim benzerliği olduğunu ileri sürerler. Bu görüşün temel dayanağı ise, Celal Abbas Ocağı’nın Ulularından kabul edilen aynı zamanda Tunceli Ovacık Kedek köyünde Türbesi de Bulunan SEYYİD HACI MAHMUT’un SEYYİDLİK SECERESİ OLDUĞU ifade edilir.




Celal Abbas’ın kimliği üzerine olan ve genel kabul gören ikinci görüşe göre ise; Celal Abbas ve Ali Abbas aynı kişilerdir. Hz. Ali’nin Kerbela’da şehit olan oğlu üzerinden yürüyen soydur. Nitekim Ocağın Elazığ Kolu mensuplarından olan Seyyid A. Fethi ERDOĞAN’a ait soy seceresi bunun delili olarak ortaya konulur.
Söz konusu secere Mehmet YAMAN ve Prof. Dr. Alemdâr Yalçın tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiş HACI BEKTAŞ VELİ Araştırma Dergisi’nin Eylül-2001 sayısında (Sf.17) yayınlanmıştır.
Halk arasında Celal Abbas Olarak tanınan Ocak Atası ( Ulusu), birçok kayıtta, Abbas bin Ali olarak yer alır. Celal Abbas’ın halk arasında yaygın olan bir diğer ismi de Şah Ali Abbas olarak bilinir. Sonuç olarak tüm bu adlandırmalar aynı kişiyi ifade etmektedir.
Seyyid A. Fethi Erdoğan dede’ye ait Celal ABBAS Ocağının soy atasına ilişkin, tercüme edilen secereye göre;
Celal Abbas Ocağı mensuplarının soylarının Şah Ali Abbas Hazretleri’nin birinci evladı Koç Haydar oğlu Şah Cüneyd, (Esseyyid Ali kökünden) Kerbela Çölü’nden sökün edip Horasan’a, oradan da Buhara, Erdebil, Kars, Ardahan ve Durnik üzerinden Pertek-Coravan Köyü’ne uğrayarak Harput’un Mığı köyüne yerleşmişlerdir.
Oradan da göç edip Erzincan’ın Kiştim köyüne yerleşmiş. Şah Cüneyd’in soyu Kiştim’de çoğalarak Kemah Terkiloh, Ardusi, Sürek ve Süleymanlı köylerine dağılmıştır. Bu ocak mensuplarının bir kolu Pülümür Brastik ve Mığı, Pertek Coravan ve Ovacık Kedek köyüne göç etmiş. Pülümür’ün Mığı köyü daha sonra Elazığ’a bağlanmış.
Kedek ve Coravan’daki Ali Abbaslar, daha sonra Elazığ’a göç etmişler. Mığı’ya yerleşen Seyyit Abdullah ve kardeşi Seyyit İbrahim, hicri 1263, miladi 1846 tarihinde Seyyit Abdullah Dergahı’ndan bir soy şeceresi alıp, bu şecereyi Şahin Baba Dergahı ve Necef’deki İmam Ali Dergahı’na onaylatmışlar.
Sonuç olarak, birçok bilimsel araştırmaya da kaynaklık eden bu secereye göre, Celal Abbas ve Ali Abbas Ocakları aynı ocaklar olup, Kerbela şehidi Hz. Celal Abbas’ın soyundan gelir.
Derleyen : Serkan HORUZ
Kaynak:
1- Cengiz Erzincan, ” Seyyid Hacı Mahmut Seyyidlik” Seceresi.
2-Ali Kemali (1932): ERZİNCAN TARİHİ: TARİHİ, COĞRAFİ, İÇTİMAİ ETNOGRAFİ, İDARİ İHSAİ TETKİKAT TECRÜBESİ, İstanbul, Resimli Ay Matbaası
3- Doç Dr Ali YAMAN, Anadolu Aleviliği’nde Ocak Sistemi ve Dedelik Kurumu
4-Velî Saltık, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi 2009 / 52 172 TUNCELİ’DE ALEVÎ OCAKLARI
5-Prof. Dr. Alemdâr YALÇIN, HACI BEKTAŞ VELİ Araştırma Dergisi’nin Eylül-2001, s. 17
-
Celal Abbas Ocağı Secereler-1

Celal Abbas Ocağı’na mensup farklı illerde yaşayan Seyyid nesli Ocakzadelerin ellerinde, geldikleri soya/ayrıldıkları kola göre farklılaşan secereler mevcuttur.
Secereler incelendiginde iki farklı görüşün olduğu gözlemlenmektedir bunlar:
1- Hz. CELAL ABBAS’ın oğlu Ubeydullah üzerinden yürüyen soy; bu görüş, Ocağın Erzincan kolu Seyidleri (HOROZ/HORUZ ) tarafından savunulur. Ve secerelerinde yer alır.
2- CELAL ABBAS Ocağı’nın, Hz. Celal Abbas ile sadece isim benzerliği olduğunu savunan ikinci görüşe göre ise, Celal Abbas Ocağı seyidlerinin, Horasan’dan 12 İmamlara dayandığını, soylarının Imam Musa-ı Kazım’ a dayandığını savunur. Bu görüşe ait soy şeceresi, Tunceli/ Ovacık Kedek köyünde de Türbesi de yeralan Seyyid Hacı Mahmut’a ait olan secereye dayanır. Celal ABBAS Ocağı ceddi kabul edilen Bu Seyidimiz, Erzincan, Çorum ve daha birçok ildeki Ocak mensuplarının atasıdır
Ocağın farklı illerdeki mensuplarına ait bu secereler ve Ocak mensubu pirlerin bu söylemleri dikkatlice incelendiğinde, aralarında sadece isim benzerliği olan farklı ocaklar olduğu düşünülebilir.
Aşağı da sunduğumuz ve Türkiye’ de Ocak mensuplarının birçoğunun üzerinde fikir birliği ettiği ve soyunu dayandırdığı ilk seceremiz şöyledir:
Kerbela Şehitlerinden olan Hz. Celal Abbas’ın soyu, Hz. Zeynep ve Zeynelabidin ile birlikte Şam’a sürülen, Ubeydullah üzerinden yürüdüğü kabul edilir:
Horoz/Horuz Ailesi soy seceresi Hz. Celal Abbas’a Buradan Hz. Ali’ye ve Hz. Muhammed’e dayanır. Aile yakın zamana kadar dedeleri vasıtasıyla cem düzenleyen bir ocaktır. Erzincan koluna ait soy seceresi aynı zamanda Çorum bölgesinde bulunan Ocak mensuplarına da kaynaklık eder. Celal Abbas Ocağı Erzincan Ve Erzincan’dan Ayrılan Ocakzade Aileler. Kaynak: Ocak Mensubu: Cengiz ERZİNCAN/Serkan HORUZ
Şimdi Erzincan Çağlayan ( Cencige) Horoz/ Horuz Ailesinin soy seceresini verelim:
1-İmam-ı Ali-el Mürteza
2-Celal Abbas ( 5 evladı olmuştur..)
1-fazl bin Celal Abbas………soyu sonradan kesilmiş…
2-kasım bin Celal Abbas……..
3-Hasan bin Celal Abbas…….
4-Ubeydullah bin Celal Abbas…….soyunu devam etiren evladı.
5-Muhammed bin Celal Abbas……Kerbelada şehit..
Ubeydullah bin Celal Abbas’ın…Hasan isimli oğlu ve 2 kızı olduğu biliniyor…
Hasan bin Ubeydullah’ın ise :6 oğlu olmuştur.
1-Cafer bin Hasan
2-Abbas bin Hasan
3-Ubeydullah bin Hasan
4-İbrahim bin Hasan
5-fazl bin Hasan
6-Hamza bin hasan
Abbas’tan,
Hamza’dan
Fazl dan
İbrahim’den… Nurlu soyun günümüze kadar geldiği biliniyor..




Erzincan….(Kalececik köyü.. sonradan Çağlayan köyü’den olanlar Abbas soyundan gelirler…)
Ocağın yakın zaman Erzincan Kanadı…
*** II. Abdülhamid dönemi, Alevi dedeleri/seyidleri hakkında çıkarılan idam fermanları nedeniyle, Ocak ileri gelenlerinden bir kısmı önce Erzincan’nın kalecik Köyüne daha sonra ise Çağlayan köyüne yerleşmişlerdir.
** Kalecik köyünde, Seyid Hüseyin (Sed Hüseyin)
** Seyid Mü’min Dede
** Seyid Halil ve İbrahim Dede’ler.
** Ocak Cumhuriyet ilanıyla daha sonra Horoz/ Horuz soyadını aldı.
**Ocağın 1920- ile 1950 arası dede-baba- postunda oturan seyidler:
Seyid Zeynel abidin dede- (Seyid zeynal dede)
Seyid Mehmet Dede, Seyid Hüseyin Dede’dir. Seyid Hasan (Horoz) dede, Seyid Veli dede (Horoz), Seyid Cemal dede (Horoz) 1970’lere kadar yaşayan ve Ayin-i Cem yürüten dede’lerdir.
Celalabbas Erzincan Kolu Seyyid Veli Dede (HORUZ)
Pupu Ana (HORUZ)
** 1900’lü yıllarda Halil ve İbrahim dede’ler Manisa’nın soma ilçesine bağlı Kozağaç beldesine göç eylemiştir.
Adlarına Türbe vardır ve Ziyaretgahdır
** Ocağın bir Koluda Çorum’a göçmüştür. Buradakiler ise “Erzincan” soyadını almışlardır.
CELÂL ABBAS OCAĞI İCAZETNAME VE HÜCCETLER:
■Celal Ali Abbas Kiştim Ocağı’na ait 1614 Tarihli
Seyit Ali Dede ve Seyit Yusuf Dede adına düzenlenmiş Hüccetleri (İcazetname) :
☆■☆Celal Ali Abbas Kiştim Ocağı’na ait 1614 Tarihli
Seyit Ali Dede ve Seyit Yusuf Dede adına düzenlenmiş Hüccetleri (İcazetname) :
SEYYÎD YUSÛF’UN HÜCCETİ
Mühür: Çemişgezek Nakîbî (Genel transkript yapılmadı)
Bâz aslı ve nesli sâdâttan olub elimizde Nakîbu’l Eşrâf hazretlerinden şecereleri olub nazar olmanın dediklerinden nazar olundukta es-Seyyîd Yusûf b. es-Seyyîd Câfer ve Seyyîd Ali ve Seyyîd Leşkerî lî ibn-i es-Seyyîd Yusûf b. es-Seyyîd Pîr Bâd olub ve Seyyîd Pîr Bâd lî ibn-i es-Seyyîd Muhammed lî ibn-i es-Seyyîd Ahmed nesl-i Zeynû’l-Âbidîn divân-ı sâdâttan olub mümâileyh es-Seyyîd Ali ve biraderi es-Seyyîd Pîr Bâd Ebnâ-u es-Seyyîd Abbâs lî ibn-i es-Seyyîd Hamza lî ibn-i es-Seyyîd Muhammed lî ibn-i es-Seyyîd Ahmed ve nesl-i Zeynû’l-Âbidîn divân-ı sâdâttan oldukları Nakîbu’l-Eşrâf hazretlerinin mümza (imza) ve mühürlü şecerelerin mestur ve mukayyîd bulunmağın şecere-i şerîfe sicil-i mahfuza kayıt olunduktan sonra mezbur es-Seyyîd Ali ile biraderi Pîr Bâd sâdâttan oldukları zahir ve ayân olmaları müşâhede olduğu ecilden (açılmadan?) mezburlar ki sâdâttan olmaları hüküm olunub bu huruf lî ecl-i et-temekkür ketb ve tahrir olunub talibi yerine va’z olunduğu lede’l-hace müzekker … olacağı müzakere ve haririni? evâil-i cemaziye’l-ulâ sene selâse işrîne elfe (Hicrî 1023 / Miladî 1614)
Şahidler:
es-Seyyîd Hayderî
es-Seyyîd Zeyne’l-Âbidîn
Mollâ Muhammed
Mollâ Hasan
Mollâ Çelebî
Mollâ Çelebî (Diğeri)
es-Seyyîd Hüsameddîn
es-Seyyîd Mazlûm
Mollâ Hamdî
Velî (Sıfatı Yok)
el-Hac Ömer
Mollâ Velî
TRANSKİRİPT YAPAN : DOÇ. DR. KORKMAZ ŞEN HOCA
ŞEYH HASANLI MUHAMMED CAN DELİCE
■☆■SEYYÎD ALİ’NİN HÜCCETİ
Vech-i tahrir-i huruf oldur ki Seyyîd Ali b. Seyyîd Abbâs b. Seyyîd Hamza b. Seyyîd Muhammed b. Seyyîd Yusûf nâm kimesneler sahihu’n-neseb olmaları asitane-i saadette mahfuz olan cedd-i âlânın evlâd defterine nazar olunub mezkurunun esmâları defter-i sâdâttan olub es-sahihu’n-neseb olduğunu mîn kullî vücûh mâlumumuz olmağın ya da / yine? irsal vazı’ … bâ’de’l-yevm alâ münzâ? izhâr velâdet eyleye kimesne mani’ ve müzahim olmayub mücîb-i temessükle âmil ola…
DERLEYEN: CELAL ABBAS OCAĞI MENSUBU İBRÂHİM AKGÜL& Serkan HORUZ
Celâl Abbas Ocağı’nın kökenini 12. Imamlar’dan Imam Zeynel Abidine dayandırır görüşler de mevcuttur. Örneğin Erzincan Kiştim Celal Abbas Ocağı mensuplarının elinde bulunan hüccetname buna örnektir. Zira bu hüccet Osmanlı İmp kuruluş yıllarına kadar giden oldukça eski bir hüccettir.


Hüccet hakkında detaylı bilgilendirme için aşağıdaki blog sayfasında girebilirsiniz

Derleyen: Serkan HORUZ
-
Celal Abbas Ocağı Secereler-2
Celal Abbas Ocak tarihi – Secereler-2-
Celal Abbas Ocağı Erzincan kolu tarihi üzerine Ocak Seyyidleri ve ileri gelenlerinin anlatımına göre;

Celal Abbas Ocağı Erzincan kolunun kökeni, gerek Ocağın ileri gelenlerinin söylemleri ve gerekse Osmanlı arşivleri doğrultusunda El-Aziz (Elazığ) Merkez Köylerinden Mığı (Sedeftepe) köyünden gelindiği ortaya çıkmaktadır. Nitekim halen El-Aziz (Elazığ) Mığı Köyünde oldukça kalabalık Celal Abbas ocağı mensupları, dedeleri ve talipleri vardır. Ve aktif bir cem evi de mevcuttur.
Celal Abbas Ocağı Erzincan Kolu Tarihi
Ocağın Erzincan kolunun kökeni Tunceli Ovacık Kedek köyüne (Koyun gölü) dayanır. Gerek Osmanlı arşivleri incelediğinde ve gerekse Kedek (Koyun gölü)’den yakın zamanda Hakk’a yürüyen İmam Göğen ( Ölüm: 14 Eylül 2020) Dedemizin anlatımları;
3
İMAM GÖĞEN DEDE (Ö: 14 Eylül 2020)
Ocağın Erzincan kolunun Ovacık Kedek köyüne 1500’lü yılların başında El- Aziz ( Elazığ) üzerinden gelindiği yönündedir. Yalınız bunun ilk değil ikinci veya üçüncü geliş olduğu yönünde de anlatımlar mevcuttur.
Celal Abbas Ocağı’nın 1500’lü yıllarda ayrılış nedenlerinin ise özellikle, Osmanlı/Safevi (Yavuz- Şah İsmail) çatışması olduğu düşünülebilir. Söz konusu dönem incelendiğinde bölgenin çoğunluğunun Alevi/Kızılbaş olduğu ve Alevi Pirlerinin Erzincan Sarıkaya mevkiinde Şah İsmail ile Alevi/Kızılbaş Türk devleti Kurmak amacı ile toplandıkları buna karşın Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim’in Bölgeyi Şafii Kürt beylerinin yönetimine verdiği bilinmektedir. Özellikle bu tarihlerde İdris-i Bitlisi, Alevi/ Kızılbaş katliamlarına giriştiği, birçok sürgünlerin ve katliamların, trajedilerin yaşandığı herkesin kabul ettiği bir vakıadır.

Celal Abbas Ocağı’nın Kedek Tarihi üzerine ikinci benzer anlatım ise, Ocağın Erzincan kolu üzerinden Çorum’a yerleşen Seydali (Seyyid Ali) CEYHAN Dede’nin anlatımına dayanır. Seydali CEYHAN dede’de, Celal Abbas Ocağı Erzincan kolunun Elazığ üzerinden birden fazla kez gelindiğini ve Ovacık/Kedek köyünden Erzincan’a ve diğer illere göç ettiklerini ifade etmektedir.
Tunceli Ovacık/Kedek Köyünden Erzincan’a ise iki ayrı koldan ve değişik zamanlarda geçiş yapılmıştır. Bunlardan ilkinin Kemah ve İliç ilçeleri üzerinden olduğu kabul edilir. Nitekim Celal Abbas Ocağının, Kemah/ Terkiloh köyünde yerleşik, Hamza ÖZYILDIRIM Dede ve İliç/Nordun’lu Zeynelabidin ÜLKER Dedelerin anlatımları ile İmam Göğen Dede’nin anlatımları benzeşmektedir.





ÖZYILDIRIM ve ÜLKER Dedelerin anlatımlarına göre; 1700’lü yılların sonlarında, O tarihlerde Ovacık Kedek Köyü Celal Abbas Ocağı ileri gelenlerinden Hacı Mahmut Dede ve ailesinin, Mercan boğazını takip ederek Erzincan bölgesine geçildiğini, Hacı Mahmut Dede’nin burada evlendiğini İbrahim Çelebi ve Mahmut Çelebi isimli iki oğlu olduğunu ve Bu soy üzerinden yürüyen soyun, yukarı ve aşağı Hacı Mahmut Dede Takım ailelerinin oluştuğunu söyleyebiliriz. Nitekim Osmanlı Nüfus kayıt arşivleri incelendiğinde anlatımların benzeştiği görülmüştür.

Celal Abbas Ocağı’nın Kemah kolunda yer alan bir başka seyyid nesli aileler ise, Ejdar Dede ve Yusuf dede takımıdır. Bu seyyid nesli ocak zadelerin soyu da Ovacık Kedek köyüne dayanmak ile birlikte farklı zamanlarda ayrılmışlardır.
Tunceli Ovacık/ Kedek Köyünden son ayrılış ise, 1800’lü yılların sonlarına rastlamaktadır. 1800’lü yılların sonlarına rastlayan bu dönem Osmanlı İdaresinin zayıfladığı, Dersim bölgesindeki Ağaların Seyyidler üzerine olan baskıları, Kürt ve Ermeni isyanlarının olduğu kaotik bir dönemdir. Söz konusu dönemde 2. Abdülhamid’in (Hamidiye Alayları) Alevi/Kızılbaş ve Ermeniler üzerine Şafii kürt beylerini gönderdiği tarihsel gerçeklerdir. Ve yine bölge halkının şafaklı olarak adlandırdığı, Şafii inancına mensup Kürt beylerinin baskıları yanında Feodal ağalık düzeninin de yerel halk ve seyitler üzerinde oldukça etkili olduğu, o dönem yaşlılarının anlatımlarıdır.

Celal Abbas Ocağı Seyyid’lerinden Hasan HORUZ
Celal Abbas Ocağı mensubu Seyyid Celal HOROZ ve Hasan Horuz’un anlatımlarına göre; Ovacık/Kedek köyünden ilk olarak, Erzincan Kalecik köyüne sonrasında ise, Çağlayan köyüne gelinmiştir. Celal Abbas Ocağı’nın Kalecik/ Çağlayan kolu Seyyid Hüseyin (Sed Hüseyin) Seyyid Mü’min Dede ve Seyyid Halil ve İbrahim Dedeler üzerinden yürümüştür(1850/1950).
Celal Abbas Ocağı Erzincan kolu soyadı kanunu çıktıktan sonra HOROZ/HORUZ soyadını almıştır. Ocak 1970’li yıllara kadar, aktif olarak Cem Erkanını yürütmüştür. (Seyyid Zeynelabidin ( Seyyid Zeynal dede) Dede , Seyyid Mehmet Dede ve Seyyid Hüseyin , dedeler), 1950 sonrasında, ise Seyyid Cemal HORUZ, Seyyid Veli HORUZ dedeler, özellikle Günbağı ( Kismikor), Muğaçur ( Tatlısu) , Kadağan başta olmak üzere taliplerini ziyaret etmiş görgü cemleri yürütmüşlerdir.
Derleyen: Serkan HORUZ
KAYNAK:
1. Celal Abbas Ocağı mensubu Seyyid Cengiz ERZİNCAN’nın saha araştırmaları, ses kaydı, notları ve Osmanlı nüfus arşivi tetkikleri
2. Erzincan Çağlayan beldesi Celal Abbas Ocağı mensubu Seyyid Hasan HORUZ ve Celal HORUZ, İsmail HOROZ’un sözlü anlatımlarına dayanan notlar.
-
Şecere ve Hüccetlerin Hikayesi
BİSM-İ ŞAH ALLAH ALLAH
“…İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
AL-İ İMRAN SURESİ-104
CELAL ABBAS OCAĞI, Erzincan KİŞTİM Ocağı mensuplarına ait olan şecere, diğer secerelerden farklı olarak Celal Abbas Ocağı’ ın kökenini Imam Zeynel Abidin’e dayandırır.

Seyit Ali ve Seyit Yusuf Dede’nin hüccetlerinin orijinalinin kopyası asagidaki görselde incelenebilir:
Cami resimli olan Seyit Ali’nin, diğeri ise Seyit Yusuf’un hüccetidir.
Şecere 4 bölümden oluşuyor: Soy silsilesi, vakfiye, seyitname ve ocağa bağlı aşiretler.
Secerenin önemi, Osmanlı Imporatorlugu’nun kuruluş tarihinden 9 yıl sonrasına dayanmasıdır. Bu özelligi ile Celal Abbas /Ali Abbas Ocağı Anadolu’daki Alevi Ocaklarının ilki olması yönünden de önemi büyüktür.


Yukardaki Şecere ve hüccetlerin bir diğer önemi ise, Celal Abbas /Ali Abbas Ocağı’nı Hz. Ali’nin Kerbelada şehit olan Ümmül Benin’ den olan (Fatıma Ana) üvey oglu Hz. Celal Abbas yerine Imam Zeynel Abidin soyuna dayandırmasıdır
Osmanlı’nın kuruluşundan 9 yıl sonra ilk tasdiği yapılmış. 1309 Tarihli Soy seceresi orijinal nüsha




















Osmanĺı Tahrir defteri 1591 Tarihli kayıtta ise Kiştim mescidine ( Celal Abbas Ocağı)iliskin aşağıdaki bilgiler yer alır

Allah Eyvallah
Kaynak: İbrahim AKGÜL/Haydar AKGÜL ( Erzincan Kistim Celal Abbas Ocağı Evladı-mensubu)
Hazırlayan : Serkan HORUZ