Irkların Değil Kırkların Yolundayız

[
[
[

]
]
]

  • KANDİL GECELERİNİ ALEVİ BEKTAŞİLER KUTLAR MI?

    SORDULAR: Alevi Bektaşiler kandil gecesi kutlar mı? Alevi Bektaşi geçmişinde Kandil geceleri var mıydı?

    CEVAP: Kandil geceleri, Kur’an da olmayan Hz. Muhammed zamanında da kutlanmayan dahası 12 İmam devrinde de rastlanmayan dine sonradan eklenen Bi’dat’lardandır. Yani dinden degildir bir gelenek/adettir. Bir kutsiyeti yoktur. Inananların Allah’a yönelmelerinde elbette bir sakınca yoktur. Fakat bunu dinden göstermek yanlıştır. Dogrusu, dine sonradan dahil olmuştur. Mevlid-i Şerif ise miladi 1400’lü yıllaŕın sonlarına dogru Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır. Zaten Osmanlı’da kandil kutlamaları da bu tarihte başlar. Öncesi yoktur.

    Kur’an-ı Azimüsan’da tek bir kutsal geceden bahsedilir. Bu da Kadir gecesidir. Yani Kur’an’ın nüzul olmaya başladığı gecedir. Hemen belirtmek icap eder ki; Batıni yorumda, Kadir gecesi herhangi bir takvim günü de degildir. ( Bakınız: sünni akidede, Kadir gecesi; Ramazan ayı 27 olarak ifade edilir/Ramazan orucu tutulma sebebidir) Kadir gecesi, Ben mü’minim diyen bu yola talip olanının, Kur’an’ı mana ve özü ile tamamen anladığı/içsellestirdiği. Hayatına uyguladığı , diger bir anlatımla “Hayvan-ı Natık”lıktan İNSAN-I KAMİLLİĞE ADIM ATTIĞI ANDIR.

    OL SEBEPTEN HER İNANANIN/TALİBİN KADİR GECESİ , AYRI AYRIDIR. VE O GECEYE ERİŞEN İÇİN BİN GECEDEN DAHA HAYIRLIDIR O GECE…

    Bu tür kutsallık atfedilen gecelerin bir diger bi’dat tarafı ise, adeta günah çıkarma seanslarına çevrilmeleridir. “Şu kadar Kur’an okununca bütün günahların affolacağı gibi ” Uydurma hikayelerdir. Kur’an- Kerim’ deki bahsi gecen günahların en büyüklerinden biri “Kul Hakkı”dır ki, Yüce Allah Kul Hakkı’nın bagışlanmadığını bildirerek, Fatiha Suresi”ndeki ” Malike Yevm-i Din” gününü işaret eder. Birbirine hakkı gecenlerin ve dünyada helalleşmeyenlerin günüdür o gün…Yani Alevi terminolojisinde. ” Ulu Divan”

    Son söz: Alevi Bektaşiler, Hak-Muhammed- Ali Yolunda yürüyen, Ataları Hz. Muhammed ve Soyu Ehl-i Beyt/12 İmam nesline uyanlardır. Ve Kıyamete kadar, Kur’an Ehl-i Beyt iledir. Elbette Nutk-u İlahi/Kur’an-ı Azümişanın geŕcék yorumlayanları ve hayatlarına geçirenleridir. Bu yorumu bizler; Telli Kur’an veyahut Batin-i Yorum olarak adlandıyoruz.

    Ahmed-ül Muhtar Muhammed Mustafa. EHL-İ BEYT’İN ATASIDIR.MUHAMMED PADİŞAH ALİ VEZİRDİR CEM İBADETİMİZ HZ. MUHAMMED MUSTAFA VE SOYUNA SALAVAT İLE BAŞLAR. ŞİMDİ ALEVİ BEKTAŞİ CEM’LERİNDE OKUNAN BİR DEĞİŞ’İ SUNALIM:

    Gerçegin Demine/Devranına Hu

    Allah Eyvallah

  • DİN TACİRLERİNİN GERÇEK YÜZÜ!/ NİYAZ-I PERŞEMBE

    Mabetlerinden sesler yükselecek yine! Cennete girmenin yollarını anlatacaklar; Kimileri Hakk’ın buyruğunu unutturup, kendilerine rehber edindiklerinin ( Seyh, Şıh, Gavs vs.) Kitaplarından ögütler verecek. Önlerinde secde ettirecek/şefatçi olacak/cennetin anahtarlarının kendi ellerinde olduğunu söyleyecek kadar şirke bulaşacak cennete gitmenin yolunun kendi hiziplerinin/tarikatlerinin yolundan gitmek oldugunu söyleyecekler….

    Ve bu güruh, mahşer zamanı huzura geldiğinde dogrudan cehenneme sürülecek! Birçoğu şaşırıp diyecekler ki, Ey Rabbimiz: biz bizden öncekilere ( atalarımızdan ne ögrendik ise ona) uyduk, Bize ne söylendi ise onu yaptık.

    Onlara hitaben denecek ki; Ya atalarinizda ( Seyhleriniz/Şıhlarınız/kendilerinize önder sectiktikleriniz de yanlış yolda idiyse) yanlış yolda idiyse…. Hakk’ın kelamını bir kenara itip kendinize rehber edindiklerinize neden uydunuz? Onların kitaplarına neden tabi oldunuz? 

    Yolundan gittiklerinize gelince:

    Rızıklarını kazanmanın yolu emeği ile geçinmek iken, Allah’ı ve Kitabı ucuz bir bedel karşılıgında satarak kendilerine dünya menfeati sağlamanın yolunu tutacaklar.Din alıp, din satacaklar! Peygamber’in mütevazi yaşamından bahsederken, kendileri inananların sırtından geçinecek, lüx ve şatafat içinde yaşayacaklar. Ve diyecekler ki, sizin fakirliğiniz Allah’ın takdiri! Böylesi sizin için daha hayırlı/sakın ola isyan etmeyin!zenginlerin zenginliklerini sorgulamayın!

    Hacca gitmek ile hacı olunmaz
    Cumadan cumaya Allah bulunmaz
    Taşa taş atmakla şeytan kovulmaz
    Şeytanın hicazda işi ne hacı?

    Faiz yer ama domuz eti yemez
    Zina eder ama cenabet gezmez
    Kur'an okur lakin mealin bilmez
    Kandiller hangi ayette be hacı
    Giymiş cübbeyi bırakmış sakalı
    İçinde gömleği hakim yakalı
    Kalbi fitne fucur sorsan takvalı
    Yüz rekât kılsan da nafile hacı!​

    Şarap ırmakları varmış o yanda
    Yetmiş iki huri hepsi bir anda
    Orda ödül neden günah cihanda
    Hele şu Arif'e tarif et hacı!

    Ey Talip!

    Lanet böylelerinin üzerine inmiştir. Dini meslek edinenin vay haline! Lanetlenmiştir onlar!

    Onlar ki; yoksulu, yetimi doyurmazlar! Güç ne tarafta ise, kıbleleri o taraftır. Ve güçlünün menfeatlerini korurlar. Size gerine gerine, biz Hakk yol üzereyiz de derler! El-Hak, onlar sadece Suret-i Hakk’tan görünürler…

    Hayır! Hayır,! Hakk: tüm yapıp ettiklerini bilmektedir…

    Ey Talip! Dinini senden maddi manevi hiçbirsey istemeyenden ögren!

    Osmanlı’da ulema, “Alimin mürekkebi şehit kanından üstündür” diye bir şey icat edilmişti. Ulema bir gerekçe göstererek mollalar medrese talebeleri ve şeyhler askere gitmeyerek bunlar savaşta dua ederek orduya destek verdiklerini iddia ederlerdi. Ancak dua işini zamanla paraya döktü bir kısmı.
    1700 lerin sonunda Rus harbinde ordu üst üste mağlubiyetler alınca sultan faydası yok diye dua parasını kesti.
    Para kesilince ortalığı birbirine katıp kargaşa baş gösterdi.
    Devreye veziri azam girdi ödenekler açılınca sulh sağlandı.

    Profosör Dr Halil İnalcık

    O kisiler, size der ki: Biz sizden hicbirsey istemiyoruz. Hak rızası gözetenlerdeniz. Ve bizler 72 millete bir nazar ile bakanlar, insanları ayırmayanlardanız.

    Sırat-el Mustakim üzre olanlar, iyilige, dogruluğa, güzelliğe davet edenleriz. Vedahi okumaya, bilim yolunda çalışmaya çagıranlardanız.

    Hiç bilen ile bilmeyen bir olur mu? Öyleyse yere, göge, ve alemi seyre dalın! Hakk’ın sırlarını araştırmaya koyulun! Dağılın yeryüzüne bilim ile meşkul olun. Mal üstüne mal biriktirmeyin! Yetimi, yolda kalmışı, zor durumda olanın elinden tutun.

    Köleleri azat edin! Evet Evet köleleri azat edin! Bircok insan bankaların kulu kölesi, kazandıklarını kredi kartı/kredi ödemelerine veriyor. Onlar için çalışıyor! Gücünüz yetiyorsa, bu durumda olanlara/modern kölelere yardım edin! Zincirlerinden ( borçlarından) kurtulmalarına vesile olun! Ve dahi yardım edeceklerinizin en başında bilim/ilim tahsil eden üniversite ögrencileri olsun! Okutun! Okumalarına yardım edin/burs verin!

    Hakk, sizleri. Yardım edenlerden! Dertlere derman olanlardan eylesin! Gittiğiniiz yerler ışık ( nur) ile dolsun! Hakk’ın ışığını ulaştırın/yayın!

    BEKTAŞİ VE cami HOCASI KARŞILAŞIR hoca Bektaşiyi sorguya çeker.

    “Söyle bakalım, Müslümanlığın şartı kaç?!
    Bektaşi “Dokuz…” diye cevap verir.
    Cami hocası kızar:
    “Be hey zındık!
    Beşi nasıl Dokuz yaptın?!…
    Say bakalım.
    “Bektaşi saymaya başlar:
    1 – Allaha ve Resul’üne inanmak!
    2 – Dürüst olmak, yalan söylememek.
    3- Adaletli olmak, haksızlık yapmamak!
    4 – Merhametli olmak, zulüm yapmamak…
    5- Helalinden yemek! Çalmamak!
    6 – Aklı, ilmi kullanmak. Tefekkür etmek.
    7- Hayatın geçici olduğunu bilerek, iyilik üzerine yaşamak!
    8- Kimsenin canına kıymamak!
    9- Çalışkan olmak, üretmek…
    Helal kazancından yoksullara da pay vermek…
    Cami hocasi bu cevaplara bir yandan kızmış, diğer yandan afallamış.
    -Bre zındık. Bu saydıklarından birincisi dışında, diğerleri hangi mezhepte var?!
    Peki, namaz, zekat, oruç, hac ne oldu?!
    Bektaşi:-
    Namaz, bu saydığım farzları yapan insanın secdeye giderek,
    Kendi Varlığının geçici olduğunu idrak etmesidir.
    Yoksa “Vay o namaz kılanların haline! ” der Allah…
    -Zekat, helal kazancından ihtiyaç sahiplerine verilen yardımdır.
    Yoksa, yetim malı yiyenin cenaze namazı kılınmaz! Biliyorsun…
    – Oruç, kişinin bir beden olmadığını, şuur bir varlık olduğunu anlamasıdır.
    Yoksa, Dünyayı gerçek zannedip haksızlık yapanların vay haline…
    -Hac, komşusu aç iken tok yatmayanların gitmeyeceği bir seyahattir.Bu şartları yerine getirmeyenler boşuna gitmiş olur…
    Cami hocasi,”Seni mezhepsiz zındık! “Deyip uzaklaşırken,
    Bektaşi imamın arkasından bağırmış:-imam efendi, bir tane daha aklıma geldi:-Dedikodu yapmamak.
    Mazallah, Dedikodu yapmak, fesatlık çıkarmak, “ölmüş kardeşinin etini çiğnemek! Der Kuran….
    Hoca uzaklaşırken
    Bektaşi bir daha seslenmiş:Hoca efendi, aklıma yeni farzlar gelirse sana söylerim…” BİZ AZ SÖYLEDİK SİZLER ÇOK ANLAYIN “

  • Çağlayan/Erzincan Bölgesi Alevi/bektaşi Ziyaretgahları

    Çağlayan beldesi Alevi Bektaşi kutsal mekânlarının tanıtımından önce Erzincan ilinin Alevi Bektaşilerce önemi üzerinde durmak gerekir.

    Alevî/Kızılbaş devleti olan Safeviler Erzincan Tercan ilinde Dedeler ve Pirlerin Ocakların biraraya gelmesi ile kurulmuştur.

    Safevi Kızılbaş Türkmen Devleti 9 Eylül 1501 yılında Erzincan Tercan ilçesi Sarıkaya yaylası Höbek Dağında gerçekleştirilen Büyük Türkmen Kurultayı ile kurulmuştur.

    HÖBEK DAĞI/TERCAN ERZİNCAN

    500 yıl önce Şah İsmail Hatayi, Anadolu’nun dört bir yanından gelen Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlu, Dulkadir, Çepni, Varsak, Afşar, Bayat, Beğdilli, Döğer, Eymür gibi daha bir çok Türkmen Boylarının katılımı ile Pirler ve Dedelerin eşliğinde bu dağda toplantı yapmıştır.

    Her yıl on binlerce Alevi Höbek Dağını ziyaret ederek Büyük Türkmen Kurultayının yapıldığı bu yeri ziyaret ediyor.

    Erzincan ilinin Alevî/Bektaşilerce kutsal kabul edilen mekanlarının bulduğu yerleşim yerlerinden en önemlisi Çağlayan beldesinde yer alır:

    ÇAĞLAYAN ( Cencige) Beldesi’nin halkı büyük çoğunluğu Alevidir. Eğer bir gün yolunuz, Erzincan Çağlayan’a ( Cenciğe) düşerse , bu bölgemizde yer alan Alevi/bektaşi ziyaretgâhlarımızı sizler için sıraladık:

    1- Kavaklık Deresi:

    Burası Çağlayan’ın batısı üzerinde bulunan bir tepe üzerindedir. Çağlayan ve Karatuş köyünün birleştiği yerin, güneye düşen tepenin orta yerinde bulunur. Genellikle bahar aylarında ziyaret edilen ve sonrasında lokma dağıtılan bir mekan olarak kabul edilir. Tamamen çıplak (ağaçsız) olan tepenin, sadece ziyaret olarak kabul edilen kısmında kavak ağaçları bulunur ve buradan bir gözeden ( pınar) su çıkar. Tam olarak neden kutsal olduğunu bilen olmamakla birlikte her Nevruz/Hıdırellez geldiğinde kavak ağacından kan damladığı anlatılan söylencelerden biridir.

    2- Celal Abbas Ocağı Ziyaret Yeri:

    Bu ziyaret yeri, mevki olarak Çağlayan’ın kuzeydoğu tarafında danalık mahallesi olarak ta bilinen Sarıkaya’nın eteğinde, Celal Abbas neslinden gelen, Cemal Horoz’lara( Çağlayan Beldesinin köy enstitüsü ilk Egitmenlerindendir) ait evin yanında bulunur. Hz. Hızır Aleyhisselam’ın Atı’nın ayak izinin olduğuna inanılan ziyâret yerinde genellikle perşembe gecesi lokma yapanlar buraya gelir. Mum yakar dua ederler. Ziyaret toprağını alıp eve götürürler ki BU TOPRAK “TEBERÜK” olarak adlandırılır ve kutsal kabul edilir.

    3- Sappaz Baba Türbesi:

    Sırnas/Yamaçlı SAPPAZ BABA TÜRBESİ

    Bu ziyaret eski adıyla Sırnas (Yamaçlı) köyü ile Çağlayan arasındaki hakim tepelerin birinde bulunur. Buradaki mekan alevilerce kutsal kabul edilen eren-evliyaya aittir.

    4- Ulu Baba Türbesi:

    Tilek/Derebağ Köyü Ulu Baba Türbesi

    Mekan-ı Ulubaba/Celalabbas Seyyid’lerimizden Hasan HORUZ

    Derebağ (Tilek) köyünde bulunur, Horasan erenlerinden olup içilmesi hoş, kutsal kabul edilen bir kaynak suyu ( göze/pınar) çıkar. Yöre halkı kurbanlarını bu ziyaretgahta keser ve dağıtır.

    4- Kırklar Tepesi :

    Çağlayan/Erzincan KIRKLAR TÜRBESİ

    Erzincan’ın en önemli alevi türbelerinden ve ziyaretgahlarından biridir. İçerisinde kesin tarihi bilinmeyen bir yatır bulunur. Ayrıca aşevi, kurbanların kesildiği ve gelip geçen herkese yemek verilen bir mekandır. Çağlayan ve bölge Alevileri Kurbanlarını genellikle Kırklara getirir burada keser ve yemek yapıp dağıtırlar. Kırklar tepesi Girlevik Şelalesi’nin hemen yanı başında yer alır.

    DERLEYEN: Serkan HORUZ

  • En Kutsal Niyaz: Hakk’a Yürüyen Can İçin “İlim Lokması” Olarak Işık Yakmak

    Un ve Yağdan Değil, Işıktan Karılan Lokma

    Alevi-Bektaşi inancında bir “Can” Hakk’a yürüdüğünde, geride kalanlar onun ruhunu şad etmek, devrinin daim olması için lokmalar döker, niyazlar dağıtırlar. Bu, yüzyıllardır süren, birliği ve paylaşmayı sağlayan kıymetli bir erkanımızdır. Geleneksel olarak bu lokma; pişirilen bir aş, paylaşılan bir ekmek veya dağıtılan helvadır.​

    Ancak Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin; “Hararet nardadır, sacda değildir / Keramet baştadır, tacda değildir” dediği bu yolda, lokmanın da en makbulü şekilsel olanın ötesine geçendir

    Bugün, Hakk’a yürüyen sevdiklerimizin ardından yapılabilecek en kalıcı ve en yüce hayır; bir gencin kalemine mürekkep, geleceğine umut olmaktır. Biz buna “İlim Lokması” diyoruz.

    Neden Yemek Değil de Burs?

    Karnı doyan bir kişi, birkaç saat sonra tekrar acıkır. Ancak zihni ve ruhu ilimle doyan bir genç, bir ömür boyu hem kendini hem de toplumu besler.

    Hakk’a yürüyen canımızın (Seyyid Hasan Horuz gibi değerli büyüklerimizin) anısına üniversite öğrencilerine burs vermek, Alevi erkanındaki “Çerağ Uyandırmak” (Işık yakmak) tabiriyle birebir örtüşür. Bir öğrencinin eğitimine katkı sunmak, sönmeyen bir çerağ yakmaktır. O öğrenci okudukça, insanlığa faydalı oldukça, o ilimden hasıl olan sevap ve güzellik, Hakk’a yürüyen canımızın ruhuna bir “ışık” olarak yansıyacaktır.

    Yolumuz “İlim” Yoludur

    Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli; “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” buyurmuştur.Hz. Ali (k.v); “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyerek ilmin kutsiyetini işaret etmiştir.

    Bu düsturlara inanan bizler için, bir üniversite öğrencisinin elinden tutmak, sadece maddi bir yardım değildir. Bu, cehalet karanlığına karşı Zülfikar çalmaktır.​

    Hakk’a yürüyen canımız adına bir öğrenciye burs verdiğimizde:

    ​Canlı Bir Dua: O öğrencinin başarısı, mezuniyeti ve hayata kattığı her değer, Hakk’a yürüyenimiz için okunmuş en samimi dua yerine geçer.​

    Sadaka-i Cariye (Süregelen İyilik): O genç meslek sahibi olup başkalarına fayda sağladığında, bu iyilik zinciri devam eder.

    ​Rızalık Şehri: Topluma faydalı, aydınlık beyinler yetiştirmek, erenlerin de rızasını kazanmaktır.

    En Büyük Lokma, Aydınlık Bir Gelecektir

    Elbette kazanlar kaynasın, sofralar kurulsun, canlar bir olsun. Ama imkânı olanlar için “İlim Lokması” vermek, bu çağın en büyük hizmetidir.​

    Hakk’a yürüyen canımızın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor; ailesi olarak dağıttığımız bu bursların, okuyan gençlerimize can suyu, Hakk’a yürüyenimize ise nur olmasını diliyoruz.

    ​Bir gencin okuduğu kitaptaki her harf, Hakk’a yürüyen canımızın ruhuna bir gülbank olsun.​

    “Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.”Işığınız bol, devriniz daim olsun.​

    Aşk ile.

    HAZIRLAYAN: Serkan HORUZ

  • CELAL ABBAS SEYYİDLERİ DİLİNDEN: NİYAZ-I PERŞEMBE

    TALİP SUAL EYLEDİ?

    — Ey Pir-i Zaman! Islam kaç türlüdür?

    Hakikat ve Şekil Arasındaki Savaş


    “İslam kaç türlüdür?”


    Bu soru, yüzyıllardır cevabı aranan, üzerine kütüphaneler dolusu kitap yazılan ama belki de en yalın cevabını irfan meclislerinde bulan bir sorudur.

    Talip sordu, Pir-i Zaman cevapladı.

    Bu cevap; sadece bir din tarifi değil, tarihsel bir hesaplaşmanın ve ahlaki bir duruşun manifestosudur.


    İşte Pir-i Zaman’ın dilinden, İslam’ın iki yüzü, Kerbela’nın gerçek manası ve Anadolu irfanının sönmeyen ışığı…


    İki Farklı İslam Tasavvuru
    Pir-i Zaman söze şöyle başlar:

    “Ey Talip, İslâm Hakk katında tekdir lakin uygulamada, fani dünyada iki türlüdür.”


    Tarih boyunca bu iki nehir yan yana akmış ama birbirine asla karışmamıştır:

    • Muhammedi ve Ehli Beyt İslamı: Hz. Muhammed’in, Ali’nin, Fatıma’nın ve onları bugüne taşıyan Pirlerin, Mürşitlerin yoludur. Temeli ahlaktır, erdemdir.
    • Emevi İslamı: Peygamber ailesine kılıç çekmiş Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin ve Yezit’in mirasıdır. Temeli saltanattır, güçtür, şekilciliktir.
      Pir’e göre bu ayrım keskindir: “Bir yerde ahlak, erdem, merhamet, liyakat, adalet ve hakça bir bölüşüm yok ise, orada Hz. Muhammed ve Ehli Beyt’in İslamı yoktur. Orada Emevi İslamı vardır.”

    • “Ben Güzel Ahlakı Tamamlamak İçin Gönderildim”

    • Muhammedi İslam’ın özü, Peygamber’in “İnnemâ bu’istu liutemmime mekârim el-ahlâk” (Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim) sözünde saklıdır.

    • Din; insanlara sadece el-yüz yıkamayı (abdesti) öğretmek ya da fiziksel hareketler (namaz) yaptırmak için gelmemiştir. İbadetler birer araçtır; amaç ise “İnsan-ı Kamil” olmaktır. Maun Suresi’nde belirtildiği gibi, yetimi itip kakanın, yoksulu doyurmayanın ibadeti boştur.

    • Ancak Emevi İslamı bunun tam tersidir. Onlar için ibadet bir amaç, din ise dünya malına, makama ve şöhrete ulaşmak için bir “paravan”dır. Süslü camiler ve gösterişli ritüeller, içerideki ahlaki çürümeyi gizlemek için kullanılır.

    • Devletin Dini Adalettir
      Pir-i Zaman, günümüz siyaset felsefesine de ışık tutan şu tespiti yapar:

    “Devletin idaresi dini kurallara göre değil; o toplumun geleneklerine, akla ve bilime göredir. Devletin dini olmaz; insanların inancı olur. Devlet, adaletin ve huzurun teminatıdır.”

    Muhammedi anlayışta “La İkrah Fid-Din” (Dinde zorlama yoktur) ilkesi esastır. Oysa Emevi zihniyeti, dini siyasallaştırarak fetih ve ganimet hırsına kılıf uydurmuş; kendi çıkarları için yalanı ve hileyi mübah görmüştür.


    Kerbela: İki Zihniyetin Çarpışması
    Tarihteki o büyük trajedi, Kerbela, sadece bir iktidar kavgası değildir. Pir-i Zaman’a göre Kerbela; Muhammedi İslam ile Emevi İslam’ın karşı karşıya geldiği meydandır.


    İmam Hüseyin’in mücadelesi, dini saltanat aracına çevirenlere karşı bir duruştur. Pir, acı bir gerçeği de yüzümüze vurur:

    “Maalesef Muhammedi/Gerçek İslam, İmam Hüseyin ile birlikte kızgın Kerbela çölünde toprağa gömüldü.”
    Ancak hikaye orada bitmedi…


    Kevser’in Sırrı: Sancak Düşmedi
    Hz. Muhammed’e “soyu kesik” (ebter) diyenlere inat inen Kevser Suresi, Hakk’ın bir vaadidir. O sancak düşmemiştir, sadece el değiştirmiştir. Pir-i Zaman, tarihsel sürekliliği şöyle özetler:

    • Sen yok ettim sanırsın, o Hacı Bektaş Veli olur gelir.
    • Sen bitti sanırsın, o Şeyh Edebali olur.
    • Geyikli Baba olur, Otman Baba olur.
    • Zülfikar bakışlı Mustafa Kemal Atatürk olur, yine gelir…
      Hakk’ın ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmez. Galip geldiğini sananlar, su kenarındaki içi boş söğüt ağaçları gibidir; heybetli görünürler ama kökleri çürüktür.
      Son Söz: Talibe Öğüt
      Pir-i Zaman sohbetini şu hayati uyarılarla bitirir:
    • Dünya Malına Tamah Etmeyin: Bir elinize dünyayı, diğerine ayı verseler de ahlaktan ve doğrudan sapmayın.
    • Rehberinizi Doğru Seçin: Dininizi, sizden dünya malı talep edenlerden değil; sizden hiçbir şey istemeyenlerden öğrenin.
    • Unutmayın: Hak size şah damarınızdan daha yakındır.
      Emevi’nin sarayında değil, Ehli Beyt’in ahlakında buluşmak ümidiyle…
      Allah Eyvallah.
      Etiketler: #Alevilik #İslamTarihi #EhliBeyt #Kerbela #HacıBektaşVeli #Felsefe #Tasavvuf

    ← Back

    Mesajınız gönderildi

    ← Back

    Mesajınız gönderildi

      167 tıklama

        • Maraş 1978: Kanayan Vicdan ve Yarım Kalan Adalet


          Maraş 1978: Kanayan Vicdan ve Yarım Kalan Adalet


          Tarih: 19-26 Aralık 1978.


          Yer: Kahramanmaraş.


          Resmi rakamlara göre 111 ölü, yüzlerce yaralı, yakılan evler ve onarılamaz bir toplumsal travma.
          Maraş Katliamı, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki en karanlık dönemeçlerden biridir.

          Sadece bir asayiş sorunu veya iki grup arasındaki çatışma değil; planlı, organize ve soğukkanlılıkla yürütülen bir “pogrom” (etnik/dini kıyım) hareketidir. Bu olay, Türkiye’yi 12 Eylül 1980 darbesine götüren taşların en büyüğü ve en kanlısı olmuştur.

          1. Kıvılcım ve Provokasyon: “Güneş Ne Zaman Doğacak?”
            1978 Aralığına gelindiğinde Türkiye, siyasi atmosferin çok gergin olduğu, “sağ-sol” çatışmasının sokaklara indiği bir dönemden geçiyordu. Ancak Maraş’ta fitil, çok daha sinsi bir planla ateşlendi.
            Olayların başlangıcı, 19 Aralık gecesi Çiçek Sineması’na atılan bir bombaya dayanır. Sinemada, milliyetçi kesime hitap eden “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmi gösterilmekteydi. Bombanın tahrip gücü düşüktü ve kimse ölmedi; ancak etkisi büyük oldu. Kalabalık, “Müslüman Türkiye” ve “Komünistler Moskova’ya” sloganlarıyla sokağa döküldü. Şehirde bir anda “Alevilerin ve solcuların sinemayı bombaladığı” dedikodusu yayıldı.
            Ertesi gün, Alevilerin yoğunlukta olduğu bir kıraathanenin bombalanması ve 21 Aralık’ta iki sol görüşlü öğretmenin (Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu) öldürülmesi gerilimi zirveye taşıdı.
          2. Vahşetin Yedi Günü: Komşunun Komşuya Düşmanlığı
            Öğretmenlerin cenaze töreni sırasında camilerden ve belirli merkezlerden yayılan “Aleviler camileri yakıyor”, “Müslümanları katlediyorlar” gibi yalan haberler, önceden hazırlanmış silahlı grupları harekete geçirdi.
            23 Aralık’tan itibaren olaylar kontrolden çıktı. Şehirde Alevilerin ve sol görüşlü vatandaşların evleri önceden kırmızı boya ile işaretlenmişti. Saldırganlar ellerinde silahlar, sopalar ve benzin bidonlarıyla bu işaretli evlere yöneldi.

          • Tanıklıklar ve İnsanlık Dışı Muamele: Dönemin tanıkları ve dava dosyaları, vahşetin boyutunu kan dondurucu detaylarla anlatır. Hamile kadınların karınlarının deşildiği, çocukların kurşuna dizildiği, insanların evlerinde diri diri yakıldığı, kazanlarda kaynatıldığı iddiaları ve tutanakları tarihe geçmiştir.
          • Hastaneye Saldırı: Yaralıların taşındığı Maraş Devlet Hastanesi dahi kuşatıldı, sağlık personelinin yaralılara müdahale etmesi engellenmeye çalışıldı.
            Olaylar sırasında güvenlik güçlerinin müdahalede çok geç ve yetersiz kaldığı, hatta bazı durumlarda seyirci kaldığı eleştirileri, katliamın “derin devlet” bağlantılı organize bir eylem olduğu tezini güçlendirmiştir.
          1. Hukuki Süreç: Adaletin Gecikmesi ve Sıkıyönetim
            Olaylar ancak 26 Aralık’ta askeri birliklerin şehre tam hakimiyeti ile durdurulabildi. Hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Bu karar, ordunun sivil siyasete müdahalesinin (12 Eylül Darbesi) ön provası gibiydi.
            Yargılamalar:
            Dava süreci 1991 yılına kadar devam etti. Sıkıyönetim Mahkemelerinde görülen davada:
          • 804 sanık yargılandı.
          • 29 kişiye idam cezası verildi.
          • 7 kişiye müebbet hapis verildi.
          • 321 kişi 1 ila 24 yıl arasında hapis cezaları aldı.
            Ancak, verilen idam cezalarının hiçbiri uygulanmadı. 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu ve çeşitli ertelemelerle, katliamın asli failleri de dahil olmak üzere cezaevinde kimse kalmadı. Davanın bir numaralı sanığı olarak gösterilen Ökkeş Kenger (Şendiller) beraat etti, hatta ilerleyen yıllarda milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu durum, mağdurların adalet duygusunu bir kez daha zedeledi.
          1. Sonuç: Göç, Sessizlik ve Unutmamak
            Maraş Katliamı’nın en somut sonucu, demografik yapının değişmesi oldu. Maraş’ta yaşayan Alevi nüfusunun çok büyük bir kısmı (yaklaşık %80’i) şehri terk etti; büyük şehirlere veya yurt dışına göç etmek zorunda kaldı. Şehir, kültürel çeşitliliğini ve hoşgörü iklimini kaybetti.
            Bugün Maraş Katliamı, sadece Alevi toplumunun değil, tüm Türkiye’nin ortak acısı ve utancıdır. “Unutma, unutturma” sloganı, intikam hissiyle değil; toplumsal barışı tehdit eden nefret söylemlerine, provokasyonlara ve “ötekileştirmeye” karşı bir bilinç oluşturmak için hayati önem taşır.
            Maraş’ta yaşananlar bize şunu hatırlatır: Bir toplumun vicdanı, o toplumun en savunmasız bireylerine yapılanlara verdiği tepkiyle ölçülür. Ve Maraş, 47 yıldır kanayan bir vicdan yarasıdır.
            HAZIRLAYAN : Serkan HORUZ

        • ISLAM KAÇ TÜRLÜDÜR? İki İslam Tasavvuru: Öz ve Kabuk

          Hakikat ve Şekil Arasındaki Savaş”

          Talip Sual Eyledi:

          İslam kaç türlüdür?

          “Bu soru, yüzyıllardır cevabı aranan, üzerine kütüphaneler dolusu kitap yazılan ama belki de en yalın cevabını irfan meclislerinde bulan bir sorudur.

          Ve Pir-i Zaman dile geldi cevap verdi:

          Bu cevap; sadece bir din tarifi değil, tarihsel bir hesaplaşmanın ve ahlaki bir duruşun manifestosudur.

          İşte Pir-i Zaman’ın dilinden, İslam’ın iki yüzü, Kerbela’nın gerçek manası ve Anadolu irfanının sönmeyen ışığı…

          İki Farklı İslam Tasavvuru vardır deyip Pir-i Zaman söze şöyle başladı:

          “Ey Talip, İslâm Hakk katında tekdir lakin uygulamada, fani dünyada iki türlüdür.

          “Tarih boyunca bu iki nehir yan yana akmış ama birbirine asla karışmamıştır:

          El-Hak bu Islam anlayışlarından ilki:

          * Muhammedi ve Ehli Beyt İslamı: Hz. Muhammed’in, Ali’nin, Fatıma’nın ve onları bugüne taşıyan Pirlerin, Mürşitlerin yoludur. Temeli ahlaktır, erdemdir.

          Ikincisi ise;

          * Emevi İslamı: Peygamber ailesine kılıç çekmiş Ebu Süfyan’ın, Muaviye’nin ve Yezit’in mirasıdır. Temeli saltanattır, güçtür, şekilciliktir.

          Pir’e göre bu ayrım keskindir:

          “Bir yerde ahlak, erdem, merhamet, liyakat, adalet ve hakça bir bölüşüm yok ise, orada Hz. Muhammed ve Ehli Beyt’in İslamı yoktur. Orada Emevi İslamı vardır.”

          “Ben Güzel Ahlakı Tamamlamak İçin Gönderildim”

          Muhammedi İslam’ın özü, Peygamber’in “İnnemâ bu’istu liutemmime mekârim el-ahlâk” (Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim) sözünde saklıdır.

          Din; insanlara sadece el-yüz yıkamayı (abdesti) öğretmek ya da fiziksel hareketler (namaz) yaptırmak için gelmemiştir.

          İbadetler birer araçtır; amaç ise “İnsan-ı Kamil” olmaktır. Maun Suresi’nde belirtildiği gibi, yetimi itip kakanın, yoksulu doyurmayanın ibadeti boştur.

          Ancak Emevi İslamı bunun tam tersidir. Onlar için ibadet bir amaç, din ise dünya malına, makama ve şöhrete ulaşmak için bir “paravan”dır. Süslü camiler ve gösterişli ritüeller, içerideki ahlaki çürümeyi gizlemek için kullanılır.

          Devletin Dini Adalettir.

          Pir-i Zaman, günümüz siyaset felsefesine de ışık tutan şu tespiti yaparak devam eder:

          “Devletin idaresi dini kurallara göre değil; o toplumun geleneklerine, akla ve bilime göredir.

          Devletin dini olmaz; insanların inancı olur.

          Devlet, adaletin ve huzurun teminatıdır.”

          Muhammedi anlayışta “La İkrah Fid-Din” (Dinde zorlama yoktur) ilkesi esastır.

          Oysa Emevi zihniyeti,

          Dini siyasallaştırarak fetih ve ganimet hırsına kılıf uydurmuş; kendi çıkarları için yalanı ve hileyi mübah görmüştür.

          Kerbela: İki Zihniyetin Çarpışması:

          Tarihteki o büyük trajedi… Kerbela, bu bağlamda sadece bir iktidar kavgası değildir.

          Pir-i Zaman’a göre Kerbela; Muhammedi İslam ile Emevi İslam’ın karşı karşıya geldiği meydandır.İmam Hüseyin’in mücadelesi, dini saltanat aracına çevirenlere karşı bir duruştur.

          Pir, acı bir gerçeği de yüzümüze vurur:

          “Maalesef Muhammedi/Gerçek İslam, İmam Hüseyin ile birlikte kızgın Kerbela çölünde toprağa gömüldü.

          “Ancak hikaye orada bitmedi…Kevser’in Sırrı:

          Sancak Düşmedi Hz. Muhammed’e “soyu kesik” (ebter) diyenlere inat inen Kevser Suresi, Hakk’ın bir vaadidir. O sancak düşmemiştir, sadece el değiştirmiştir.

          Pir-i Zaman, tarihsel sürekliliği şöyle özetler:

          * Sen yok ettim sanırsın, o Hacı Bektaş Veli olur gelir.

          * Sen bitti sanırsın, o Şeyh Edebali olur.

          * Geyikli Baba olur, Otman Baba olur.

          * Zülfikar bakışlı Mustafa Kemal Atatürk olur, yine gelir…

          Hakk’ın ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmez. Galip geldiğini sananlar, su kenarındaki içi boş söğüt ağaçları gibidir; heybetli görünürler ama kökleri çürüktür.

          Son Söz: Talibe Öğüt:

          Pir-i Zaman sohbetini şu hayati uyarılarla bitirir:

          * Dünya Malına Tamah Etmeyin: Bir elinize dünyayı, diğerine ayı verseler de ahlaktan ve doğrudan sapmayın.

          * Rehberinizi Doğru Seçin: Dininizi, sizden dünya malı talep edenlerden değil; sizden hiçbir şey istemeyenlerden öğrenin.

          * Unutmayın: Hak size şah damarınızdan daha yakındır.Emevi’nin sarayında değil, Ehli Beyt’in ahlakında buluşmak ümidiyle…

          Allah Eyvallah.

          HAZIRLAYAN: Serkan HORUZ

              
              
              
              
                Sorry! This product is not available for purchase at this time.

                ← Back

                Mesajınız gönderildi

                Oylama(Zorunlu)
                Uyarı

              • Peygamber’in Ömer’i Huzurdan Kovması: Tarihin En Büyük Kırılma Anı: PEYGAMBER’İN SON İSTEĞİ ve “PERŞEMBE MUSİBETİ

                "....Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun, Onun Konuşması Vahiydir.” 
                (Kur'an-Kerim Haşr Suresi Ayet: 7)


                İslam tarihi, zaferler ve fetihler kadar, derin hüzünler ve keskin yol ayrımlarıyla da doludur. Ancak hiçbiri, Hz. Muhammed’in (s.a.a.) vefatına günler kala, hasta yatağında yaşanan o "karanlık perşembe" günü kadar ümmetin kaderini etkilememiştir.


                Tarih kitaplarına "Kırtas Olayı" (Kâğıt-Kalem Hadisesi) veya "Reziyyetü Yevmi'l-Hamis" (Perşembe Musibeti) olarak geçen bu olay, sadece o odada bulunanlar arasında değil, asırlar boyu sürecek bir ayrılığın da başlangıcıydı.

                Peki, o gün Hane-i Saadet’te tam olarak ne yaşandı?

                Peygamber'imiz Ömer bin Hattap'ı ve yakınlarını neden huzurdan kovmak zorunda kaldı?

                Veda Vakti ve Son İstek Hicretin 11. yılı, Sefer ayının sonlarıydı. Resulullah (s.a.a.) humma hastalığının pençesinde, oldukça ağırlaşmış durumdaydı. Odasında, aralarında önde gelen sahabelerin de bulunduğu bir kalabalık vardı.Ümmetinin geleceğinden endişe eden Peygamber, son bir hamleyle doğrulmak istedi ve tarihe geçen o emrini verdi:

                “Bana kâğıt ve kalem (divit/kürek kemiği) getirin!
                Size benden sonra asla sapmayacağınız bir kitap (vasiyet) yazdırayım.”

                Bu, sıradan bir istek değildi. Bu, ümmetin "sapmaması" için sunulan bir kurtuluş reçetesiydi.

                Zira Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de Peygamber'in konuşması hakkında şöyle Buyurur:

                "...Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. O, ancak (kendisine) vahyedilen bir vahiydir. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti.”
                (Kur'an- Kerim, Necm Suresi Ayet:2-5)

                Tam bu sırada, Kalabalığın içinden Ömer bin Hattap:

                "Allah'ın Kitabı Bize Yeter!"

                Diye bağırdı.

                Normal şartlarda, "İşittik ve itaat ettik" denilmesi gereken bir anda, oda bir anda karıştı. Sessizliğin hakim olması gereken o mübarek huzurda, itiraz sesleri yükseldi.

                Ömer öne atılarak, odadakilere ve Peygamber’in isteğine müdahale etti:

                “Peygamber’in ağrısı şiddetlendi (hastalık ona galebe çaldı). Yanımızda Kur’an var, Allah’ın kitabı bize yeter!”


                Bazı kaynaklarda bu itirazın dozunun daha da arttığı, Peygamber’in hastalığın etkisiyle ne dediğini bilmediğinin (hezyan/sayıklama) iddia edildiği de aktarılmaktadır.

                Bu çıkış, oradaki sahabeleri ikiye böldü:

                * “Getirin yazsın!” diyenler: Peygamber’in emrinin tartışılmaz olduğunu savunanlar.

                * “Ömer doğru söylüyor” diyenler: Yazıya gerek olmadığını, Kur’an’ın yettiğini savunanlar.

                Huzurda Gürültü ve Kovulma Emri

                Tartışma büyüdü, sesler yükseldi. Peygamber’in başucunda bir kargaşa (lagat) baş gösterdi. Perde arkasındaki hane halkı bile duruma müdahil olmaya çalıştı ancak onlar da susturuldu.

                Ömrünü ümmetine adayan Hz. Muhammed (s.a.a.), en zor anında, en yakınlarının kendi emri üzerine kavga ettiğini gördü. Bu itaatsizlik ve saygısızlık karşısında mübarek yüzünde derin bir üzüntü ve öfke belirdi.

                Son sözünü söyleyerek tartışmayı bitirdi:

                “Kalkın yanımdan! (Çıkın dışarı!) Benim huzurumda çekişmek, gürültü yapmak yakışık almaz.”

                O an oda boşaldı. Ancak boşalan sadece oda değildi; ümmetin "asla sapmayacağı" o yol haritası da yazılmadan, tarihin sırları arasına karışıp gitti.

                İbn-i Abbas’ın Gözyaşları

                Bu olayı rivayet eden, Peygamber’in amcasının oğlu Abdullah b. Abbas, yıllar sonra bu günü her hatırladığında gözyaşlarına hakim olamazdı.

                Öyle ki, gözyaşları yerdeki çakıl taşlarını ıslatırdı.O, bu olayı tek bir cümleyle özetliyordu:

                “Musibet, asıl musibet; gürültü ve ihtilafları sebebiyle Resulullah (s.a.a) ile o yazıyı yazması arasına girmeleridir.

                ”Sonuç:

                Bugün İslam dünyasına baktığımızda, mezhep savaşlarını, ihtilafları ve parçalanmışlığı görüyoruz. İster istemez akıllara şu soru geliyor:

                Eğer o gün o kalem ve kâğıt getirilseydi, Peygamber Efendimiz ne yazacaktı? Ve o satırlar yazılsaydı, İslam tarihi ne kadar farklı olurdu?

                Kırtas Olayı, sadece tarihi bir anı değil; itaatin, teslimiyetin ve siyasetin inançla imtihan edildiği en büyük kırılma noktasıdır. Ve o gün yazılmayan o mektup, hala ümmetin en büyük "keşke"si olarak kalmaya devam etmektedir.

                HAZIRLAYAN : Serkan HORUZ



                Kaynaklar:

                1-Sahih-i Buhari (İlim, 39; Cihad, 176),
                2-Sahih-i Müslim (Vasiyyet, 20-22),
                3-Şerafettin, el-Müracaat, s. 241-242; Farsça tercüme, Münazarat, s. 430.
                4- Kadı İyaz, eş-Şifa, be-Tarih hukuk el-Mustafa, c. 2, s. 194.

              • ALEVİLERE SORDULAR-2

                SORU: Aleviler neden namaz kılmıyor?

                Cahilin namazı secde-i sucud’dur.

                Müminin namazı terki vucuddur.

                Kurani Kerim’de namaz kelimesi geçmemektedir. Namaz Farsça bir kelimedir. Namazın Arapçada karşılığı salâttır, Salâtın Türkçesi; dua-yakarış/yarďımlaşma demektir.

                Namazın, yani yakarışın şekli Kurani Azümişanda belirtilmemiştir. Yine namazın belirli bir şekli olmadığı gibi, belirli bir zamanda yoktur. Kur’an, Yaradana yönelinecegi zamanı,  insanların dinlenmeye çekildikleri rızıkları peşinde koşmadıkları zaman olarak tavsiye etmiştir.

                Buna göre ibadet için en uygun zaman;  güneş doğarken, gün ortası ve gecenin bir bölümüdür. Nitekim ilgili ayetlerin, hiçbirinde ” yevm= gün” ” hamse=beş ”  kelimeleri geçmez. Geçse idi gündüz beş vakit namaz Kur ‘an emri olacak idi.

                Günümüzde uygulanan 5 vakit,2’şer rekat namaz ise, halife Ömer zamanında ortaya çıkarılmıştır. Emeviler, Kur’anda dayanak olmayan  namazlarını kökleştirmek için, hadis kaynaklarına dayandırmış  Birçok kitaplar, rivayetler çıkarmışlardır ve hala devam etmektedirler.

                Namaz toplu olarak sadece cuma namazında kılınabilir. Fakat burada da asıl olan cuma günü, inananların biraraya gelerek, sorunlarının, problemlerinin halledilmesi, aç olan, durumu kötü olanlarla dayanışma içerisinde olma, yardımlaşmadır.

                Alevi/Bektaşi ERKÂNINDA sünni akidedeki Cuma ibadetinin karşılığı Perşembeyi Cumaya bağlayan gece eda edilen CEM İBADETİDİR.

                Aleviler perşembeyi cumaya bağlıyan gecede, cemal cemale, kadın erkek gözetmeksiniz, Evlad-ı Resul dedelerimizin önderliğinde, razı etmiş ve edilmiş olarak ibadetini yapmaktadır.

                SORU:   Cem yaparken Kur’an okuyor musunuz ? Kur’ anı ve İbadeti arapça değil Türkçe dua ile yapmanız günah değil mi?

                Kur’an-ı ve İbadetlerimizi Türkçe/anladığımız dilde yaparız. Çünkü bizler Kuran’ı düşünüp, fikir etmek, ibret almak için geldiğine inanıyoruz. ”Allah’ın bizlere düşünün, ibret alın, tefekkür olun aklınızı kullanın” ilahi hitabını ,

                Sünni  akidedeki gibi   anlamadan/idrak etmeden/akletmeden ,Allah’tan aldığımız bu emri gerisin geriye Allah’a göndererek

                ”Ey Rabb’imiz düşün, ibret al, tefekkür kur , hisse al bilesin ki, şöyle şöyle olmuştur ” diye

                Allah’a Kuran’da geçen olayları anlatmanın ibadet olmayacağına inanıyoruz. sadece Dua olan kısımlarını okuruz.

                GÖRGÜ CEMİ FATİHA SURESI

                "Elifi Mimden Aldık Sırrı Kuran'ı" 

                Elifi Mimden aldık Sırrı Kuran'ı
                Mimi sır eyledik se'den içeri
                İki nokta üç huruf geldi bâ ile
                Bâ'yı sır eyledik se'den içeri

                Haydar'ın zatına demişiz belî
                Göster bana Pirim dest-u damânı
                Küfür deryasında bulduk imânı
                Hakk dedik küfüre dinden içeri

                Otuz üç huruftur harfin tamamı
                Bir Elif, Mim ile buldu bu ayn'ı
                Yetmiş üçten aldık kaf ile nun'u
                Cana âşık olduk candan içeri

                Gürûh-ı Nâci'den bir Bacı geldi
                Kırkların dolusun eline aldı
                Cümlesi Bacı'ya bir secde kıldı
                Şâh dedik Bacı'ya Şahtan içeri

                Bacı'nın ismine Fatıma dediler
                Yeri göğü onda mevcut bildiler
                Selman üzüm getirdi engür ezdiler
                Gark olduk engüre nurdan içeri

                Virani sözünü arife söyle
                Yükseği neylersin engini boyla
                Arif ol da dost bağını sır eyle
                Güle âşık olduk gülden içeri

                (Virâni)

                Kaygusûz Abdal’dan Dûaz imam  

                Hûdâ birdir birliğine şehâdet 

                ‘Lâ ilâhe illallâh’tır bu âyet. 

                Ver Muhammed Mustafa’ya salâvat 

                “Allahümme salli alâ Muhammed’ 

                Hasan, Hüseyin’e vermediler su 

                Yezîd Mervân’a sad-hezâr lânet. 

                İmam Zeynel, İmâm-ı Bâkır 

                Câfer, Kâzım Rızâdan icâzet. 

                Tâkî Nâkî, Hasan Ali Askerî

                Muhammed Mehdî’den ola hidâyet. 

                Pirim Hünkâr Hacı Bektaş-i Velî 

                Keremler kânısın eyle inâyet. 

                On iki imamlar ismin oku baştan başa 

                Her kaza belâyı süre selâmet. 

                Kaygusûz’un zikri fîkri bu olsun

                Eriştire bize derman nihâyet.

                EDİP HARÂBİ DİVÂNINDAN

                Ya rab senin mekânın yok

                Yatağın yok yorganın yok

                Hem dinin hem imanın yok

                Her bir şeyden münezzehsin

                Sesin çıkmaz avazın yok

                Abdestin yok namazın yok

                Hiçbir yere niyazın yok

                “Kul hüvallahu ahâd”sın

                Kapın büyük açan yoktur

                Seni kapıp kaçan yoktur

                Anan yoktur baban yoktur

                Ya Rab “Allahüssamed”sin

                Elmasın yok boncuğun yok

                Aban keben gocuğun yok

                Karın kızın çocuğun yok

                “Lem yelid ve lem yüled”sin

                Derya senin sahra senin

                Dünya senin ukba senin

                Bu gördüğün eşya senin

                “Velem ye küllahü küfüven ehâd”sin

                Her bir şeye kudretin var

                Akla sığmaz hikmet”in var

                Yetmiş iki milletin var

                Sen hâllâk-ı “kün fekân”sın

                Sağın da var solun da var

                Eğri doğru yolun da var

                Bir HARÂBİ kulun da var

                Sen hâllâk-ı “kün fekân”sın

                Anlaşılmayan bir dilde ibadet etmek ve dua etmek Kur’anın özüne ruhuna aykırıdır.. Kur’an Bakra Suresi 185. Ayette belirtildigi üzere iyi ile kötüyü ayirmak  ve dahi anlaşılmak için bu dünyaya rehber olsun yol göstersin diye indirilmiştir yoksa cenazenin arkasından okunmak için değil vehayutta evlerin duarlarına dekorasyon olsun süs olsun diye de değil..

                Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
                Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem
                Sırat-ı Müstakim üzre gözetirim rahimi
                İblisin talim ettiği yola minnet eylemem
                                             Nesimi

                Yüce Allah İbadetin bilinçli manasına ve özüne erilerek yapılmasını ister.. Anlaşılmayan bir dilde yapılan ibadet sarhoş namazı/salatı kavlindedir.

                SORU: Aleviler’in kıblesi neresidir?

                Kıblemiz cemal’dir bizim. Bu sebeple cemal cemale ibadet etmekteyiz.

                Yunus Emre’nin buyurduğu gibi;

                Aşk imandır bize gönül selamet;
                kıblemiz dost yüzü daimdir salât

                Her yerde Hakkı hazır ve nazır bilmekteyiz.  Lamekan olan Allah’ın evini/Beytullah’ı İnsan-ı Kâmilin gönlü olarak kabul ederiz Çünkü Kurani Kerim bunu vurgulamaktadır.

                Ibadet ederken nereye dönerseniz,  her yön Allah’a çıkar.

                Güneşin doğup battığı yerlerin cümlesi Tanrı-teala mülküdür. Hangi tarafa yüz döndürürseniz Allahü Tealanın ibadet tarafı orasıdır...Bakara suresi ayet 115

                Kâbe Benim… Çevremde 7 defa dön ve memleketine git. Beyhude zahmet edip hicaza gitme… Kâbe kuruldu kurulalı Allah oraya bir kez bile girmedi… Oysaki benim varlığım vücut buldu bulalı, Allah bu evden hiç çıkmadı
                           Beyazıd-ı Bestami

                Doğruya yönelen ve Allah’a eş koşanlardan olmayan İbrahim’in dinine uy. Sana vahiy eyledik..”Kur’an-ı Kerim,  Nahl Suresi, Ayet: 123

                SORU: Aleviler dört Hak mezhebin hangisindendir?

                Evvela “Dört hak mezhep” tabiri şirktir.  Hakkın yolu tekdir dört olmaz. Hak birdir. İki denmez dörtte denmez.Semavi dinlere hak diyecekseniz Kuran-ı Kerim’in İslam ahkâmı vardır. Dört semavi kitapta Üç mezhep vardır (/ Hıristiyan-yahudi-islam)

                Allah’ın vahyettiği Kur’an ecdadımız Pirlerimiz dedelerimizin Atası Hz. Muhammed’in bizlere tebliğ ettiği İslam’ın bir tek mezhebi vardır. O da İslam ve Müslümanlık ahkâmıdır.

                Bu manada Hz Peygamberin Ali’nin evladına işlenen cinayetlerle kanını döken katilleri asla Müslüman kabul edemeyiz, suçsuz yere kan dökenler asla İslam olamazlar. Senin dört hak mezhep’in izafe edildikleri (Ebu hanife, malik, şafii ve hanbeli) dediğin kişiler ne Peygamber’in yüzünü görmüştür, ne meclisinde bulunmuştur, ne soyu sopu Peygamber sülbünden gelmiştir. mamafih Dinimizde bir mezhep vardır o da İslam’dır.

                SORU: Dört Halifenin izinden giden Emeviler olsun, Abbasiler olsun, Selçuklu Sultanları olsun, Osmanlı Sultanları / halifelerimiz olsun sünnetten senetten ayrılmamışlardır. SİZ ALEVİLER Bunlara dil uzatatarak küllühüm kâfirsiniz?

                Kan döken zalim kim olursa olsun asla Müslüman denmez. İslam kanını hükümdar tahtı için bu saydığın devletlerin hükmettiği yerlerde, Güruhu Naci olan biz Ehli beyt ve 12 İmam nesli ve dahi Müslüman Oğuzların kanları o topraklarda hiç kurumamıştır. Kan döken zalime müslüman demek islama hakarettir. Bizden hiç kimse bunlara Müslüman demez. Kendi  kendilerine verdikleri isimle Ehl-i Sünnet ve Sünni diyebiliriz.

                Mensubu olduğumuz Güruh-u Naci TOPLUMU OLARAK BİZLER ( Aleviler) iSLAM UMDELERİNİ YERİNE KUSURSUZ GETİRİYORUZ.

                Hz Peygamber’in Ali evladının, Ehli Beyt’inin kanını döküp katil olan kişiler kendilerine İslam adını, Müslüman adını bile yakıştırmamışlar ve Sünniyiz demişlerdir. bu da gerçektir.

                Kaynak: Hace Bektaş  Dergahı /1827 Son Postnisi  Pir Hamdullah Çelebi’nin Savunması

                DERLEYEN : Serkan HORUZ